Eylül 2010
Yazıma, her zaman olduğu gibi, epostalardan cümlelerle başlıyorum.
Metinlerden gönderenlerin özeline dair detayları çıkarıyorum.
Aşağıdaki satırlar aslında hepimizin satırları, hepimize ayna tutuyor.
Tercih edilmeme düşüncesini yeni fark ettiğimi sanıyordum, oysa senelerdir inandığım buydu…
Her şeye beynimde bir kayıt açıp, o şekilde inanarak hayatımı dondurmuşum. Tam biraz başımı kaldırmaya niyetlendiğimde hep aynı kayıt beni durdurmuş. Bir ileri, bir geri…
İnsanın bunu fark etmesi ne kadar yalın ve basit. Yüzünü yıkamak gibi.
Neye inanırsan onu yaşıyorsun… Çok doğru. İnceliklerin, süslü ifadelerin arkasına saklanmak yerine, canımı acıtan kendi inançlarımla yüzleşmeye ihtiyacım var…
Ne yapsam bir noktada her şey yarım kalacak, biri beni tercih etmeyecek… Bu başkalarının elinde bir kukla mı yapmış beni bunca sene? Sonu belli film senaryoları gibi, hep ben mi yazmışım daha önceden, oynamalarını beklediğim rollerini insanların? Sonra da suçlamışım onları.
….
Ben “aciz kız çocuğunu” oynamayı bıraktığımda babamın da beni geliştirmek için üstlendiği “otoriter baba” rolü sonlandı. Benim kendimi değiştirmem ikimizi de özgür kıldı. Özellikle yakın ailemiz içerisinde yaşadıklarımızı “Birlik Bilinci” çerçevesinde değerlendirmek bizi farklı bir sonuca götürebilir.
….
Bazı dersler öğretilemez, yaşanarak öğrenilmesi gerekir.
En öğretilemez olan ise aslında en derinlerimizde bildiklerimiz; anne karnındayken öğrendiklerimiz.
Bana göre ilk ve en temel program yüklemelerimiz annemizin karnındayken, annemizin yaşadığı çevre, o çevrede yaşadıkları, yaşarken hissettikleri, düşündükleri ile gerçekleşiyor. Bunlar yaşamımızın en temel senaryosunu oluşturuyor. Senaryonun iskeleti yaşamımız boyunca aynı kalıyor, değişen sadece hikâyenin detayları oluyor; mekân, zaman, kişiler…
Yaşam romanımızın kurgusu içinde kendini tekrar eden “ana motif” sarsıcı uyanışımıza kadar devam ediyor. Tabii sarsıcı uyanışımızı fark edebilirsek derin bir farkındalıkla.
Hayatımızın çeşitli alanlarında bir türlü ulaşamadığımız hedefler, bilincimizle gerçekleştirdiğimiz tüm aksiyonlara rağmen alınamayan sonuçlar bir zaman sonra bizi yılgınlığa sürüklüyorsa, önerim şu:
Araştırma için yakın aile çevremizden başlayabiliriz; annemiz, babamız, büyük kardeşlerimiz, büyükannelerimiz, büyükbabalarımız, akrabalarımız, yakın aile dostlarımız…
Onlara bol bol olayları, duyguları, düşünceleri anlattırabiliriz. Keyifli sohbetlerde, leziz çaylar, kahveler, kurabiyeler eşliğinde kendi oluşumumuzun dokuz ay on gününe bir yolculuğa çıkabiliriz.
Anlatılanları hayatımız boyunca yaşadıklarımızla karşılaştırmalı inceleyebiliriz.
Bir zaman sonra ki, bu süre hepimiz için farklı, “yaşam motifimizi” belirleyebilmiş olacağız.
Bunu yaptığımız anda da yine bir tekrarın içindeyiz büyük ihtimalle.
İşte bu noktada, seçim bizim. Her zamanki seçimlerimizle yeni bir tekrara atlayabiliriz veya kendimizi güvensiz, kaybolmuş hissetmemize ve çok korkmamıza rağmen bünyemize tamamen yabancı, farklı bir seçim yapabiliriz.
Seçimler yaşamımızı bilinçle şekillendirebilir, eğer biz onları ilk varoluş yüklemelerimizin farkındalığı eşliğinde yapabiliyorsak.
Bu güç, varoluşumuzun gücüdür.
Sevgili Yoga ustamız Bade Gül (Kılınç) bir epostasında güzel bir hikâye yazmıştı:
Kadın bir tas sütü bir kazana boşaltırken küçük bir çocuk dikkatle onu izliyormuş. “Neye bakıyorsun böyle dikkatlice?” diye soru soran yabancıya, kız çocuğu “Tanrı, tanrıyı tanrıya boşaltıyor, ona bakıyorum” demiş.
berna@kuraldisi.com adresime “Yasam Cesurları Sever” konulu epostalarınızı yollarken içine bir tutam cesaret, bir tutam umut, bir tutam sevgi koyun.
Bir filmdeki karakterin dediği gibi, “Yüzüstü düşme riskini göze alabilirsek her istediğimizi yapabiliriz.”
Yaşam, tüm korkularına rağmen adım atanları ödüllendirir.
Öğrenmemizin, deneyimlememizin sınırı yok…
Paylaşmamızın keyfi çok…
Her şey çok güzel oluyor
Bana bol bol yazın, iluga (güzellikle) yaşayın
KD © 2011 Her hakkı saklıdır. Sitedeki yazılar izinsiz ve kaynak belirtmeden başka yerde yayımlanamaz. Ancak yazıları yazar ismi ve kaynak belirterek ya da dergiye link vererek paylaşabilirsiniz.
Gelin yediğimiz tipik bir sandviçe bakalım: Genellikle ekmek, sandviç ekmeği, tereyağı ve bir tür şarküteri ürünü içerir ve yanında veya üstüne bir meşrubat, çay veya kahve içeriz. Ekmek karbonhidrat türü bir yiyecek, tereyağı yağ ve et de protein >>
Amerika’da yapılan bazı araştırmalar, ekmek yapımında kullanılan mayanın bedenimizdeki kanserli hücreleri harekete geçirdiğini göstermektedir. Mayalı ekmek yediğimiz zaman, sindirim kanallarımızı >>
30 ocak haftası burç yorumları
Neptün bu hafta 3 Şubat’ta Balık burcuna tam olarak yerleşiyor. Balık burcunu ilgilendiren bir habermiş gibi görünmekle birlikte Neptün’ün bu büyük hareketi 2012 fenomenini yaratan, hepimizi yakından ilgilendiren; hepimizin yaşam biçimlerimizi ve yaşama bakış açımızı yenileyecek bir değişim getirecek. Gerçek dünyadan kaçınarak hayallerle süslenmiş, ideallerle bezenmiş utopik bir dünyaya adım atacağız. Rüyalarımızın çıktığını birbirimize anlatacağız, dileklerimizi daha şevkle, daha çok inanarak isteyecek ve gerçekleştireceğiz. >>
Sevgililer Gününü Kutlamalı mı?
Bir 14 Şubat daha geldi geliyor çok şükür. Aziz Valentine’in bu özel gününde hep birlikte strese gireceğiz. Kimimiz bir sevgilisi bile yok diye, kimimizse sevgiliyi nasıl memnun edeceğiz diye… >>
kendimi nasıl sevebilirim?
Küçük yaşta tacize uğramıştım, bir şey olmadı ama hep kendim ezik gibi yaşadım. Kendimi nasıl sevebilirim? Gerçekten sevildiğime nasıl inanabilirim?
tatlı yememem lazım, ısrarla yiyorum
Hipoglisemim var, tatlı yememem lazım, ısrarla yiyorum, kilo alıyorum, az bir şey zayıflayıp güzelleştikçe daha çok yemeye başlıyorum.