Lahmacun, Tuzlu Fıstık ve Çiçek

Ekim 2010

Mert Aksongur

yorum (0) gönder Sep Icon yazdır

Ekim 2010

2.75′e bir tane lahmacun yedim. Flamingo’ da… Bağdat Caddesi’nde Çiftehavuzlar ışıkların orada…Bizim ofisin hemen karşısı… Hem ucuzdu, hem de açlığımı bastırır diye düşündüm. Dört ısırıkta bitiriverdim lahmacunumu.

Tek  lahmacun söylediğimden olsa gerek, yanında salata falan vermediler. İçecek de isteseydim ya da en az iki lahmacun olsaydı şiparişim o zaman kesin ben istemeden getirirlerdi salatayı.
Neyse… Ben zaten lahmacunun arasına bir şey koymayanlardanım. Çok aç değilsem tabi. Biraz tuz, pul biber, limon yeterli benim için.

Ama salatayı sen istemeden getirmediklerinde, insan yine de bir sinir oluyor işte! Ben de ne yaptım? Garsona bahşiş vermemek için ayağa kalkıp, kasada yaptım ödememi. Lahmacun 2.75 tl ise bahşişi elli kuruş yapar. E, o da verilmez. En az bir lira vermek gerekir.
Salatayı ben istemeden getirmiş olsalardı bir lira bırakırdım kesin. Neden bilmem.Aslında düşününce getirdikleri salata sadece ,bayatlamış maydanoz ve rengi sarıya dönmüş domates, on kuruş bile değildir ama insan ilginç bir şekilde kendini borçlu hissedebiliyor işte. Ve sonunda yirmi beş kuruşu da almanın ayıp olacağını düşündüğün için bir lira para üstünü alıp, dört lira ödüyorsun iki dal maydanoz ve iki dilim domatese. (Bu arada dilimler o kadar ince ki, havaya kaldırdığınızda karşı masada oturanları gayet net görebilirsiniz). Aldığın hizmetin yüzde elli fazlasını ödeyebiliyorsun.

Ama ben bunların hiç birini yapmamış olmanın verdiği haklı gururla çıktım Flamingo’dan. Yalnız ilginç bir şekilde, herhalde salata vermediklerinden olsa gerek, kendimi hâlâ aç hissediyordum!
Beş lira vermiş, iki lira yirmi beş kuruş geri almıştım. 2,25′e başka bir şey daha yemeliydim.

Sinir herifler!Ne olurdu sanki ben istemeden salatamı, pardon sarı maydanoz taneleriyle ince domates dilimlerini, verselerdi.

Şimdi 2,25’e yiyecek başka bir şey bulmam lazımdı. Omzumda asılı, yaklaşık yüz elli kilo çeken laptop çantamla, başladım Bostancı tarafına yürümeye. 2,25 ‘ e ne yiyeceğimi gayet iyi biliyordum. İstanbul’a yerleşeli bir seneyi doldurmamış her Ankaralı gibi ben de iki liraya yenilecek en güzel şeyin Kızılkayalar’ın ıslak burgeri olduğunu biliyordum.
Adımlarım nasıl da hızlanmıştı. Sanki notebookun ağırlığı, iki yüz elli grama inmişti birden.
Bu arada aklımdan, yemekten sonra Starbucks’ta içeceğim kahve geçmeye başlamıştı bile. 4,75′e küçük boy filtre kahvemi yudumlarken kitabımı okuyup, ertesi günkü sunumuma hazırlanabilirdim. Dönerken de bir buçuk liraya İlgi Kuruyemiş’ten tuzlu fıstık alsam gece on ikiye kadar TED’den bir iki ilham verici konuşma izleyebilirdim. Zihnim bütün bunları Çiftehavuzlar ile Göztepe Parkı arasında planlayıvermişti bile. Ve benim adımlarım gitgide hızlanmıştı.

Tam Göztepe Parkı’nın önünden geçerken Belediye’nin çiçek satış noktasını gördüm. Bir liraya küçük plastik saksılarda ilginç çiçekler satıyorlardı. Daha önce kendime hiç çiçek almadığım düşüncesi geldi zihnime. Sevgililerimi memnun etmek için deliler gibi çiçekler alan ve üzerlerine romantik aşk notları iliştiren ben, kendim için çiçek almayı bir defa bile aklımın ucundan geçirmemiştim. Bu düşünce zihnimde henüz belirmişti ki, en ucuz çiçeğin adını okumaya çalışırken yakaladım kendimi. Bir liraya yer örtüsü adında bir çeşit ot satıyorlardı.

Aklıma henüz bu sabah konuştuğum ve fikirlerini önemsediğim bir arkadaşımın bana söyledikleri geldi: “Kendine daha çok değer vermelisin; yoksa bağımlılıklar dünyasında unvan peşinde koşanlardan olmak işten bile değil. Elindekilerin değerini bil. Onları yücelt.”

Ama gözüm bir yandan, yaklaşık yirmi adım önümdeki yaya geçidinin bitişindeki yeşil ışıktaydı. Koşmaya başlarsam arabalara yeşil yanmadan, karşıya geçmeyi başarabilirdim. Hemen depara kalktım ve en sondaki araba bana çarpmadan, adeta uçarak, tıpkı bir 100 metrecinin yarışın son adımında kafasını uzattığı andaki gibi karşı kaldırıma atlamayı başardım.

Offf!!! Bayağı bir rahatlamıştım doğrusu. Evet, artık koşmama gerek yoktu. Ama yine de hızlı yürümeliydim. Ne de olsa yapmam gereken bir sürü şey vardı daha.

Yiyeceğim bir ıslak burger, içeceğim filtre kahvem, çalışacağım sunumum, kitabımdan okuyacağım yirmi otuz sayfa ve dönüşte alacağım tuzlu fıstığım. Tabii bütün bunları yaptıktan sonra, omzumda koparmada Olimpiyat rekoru kırmama yetecek ağırlıkta olan bilgisayarımla geri yürüyeceğim Suadiye-Göztepe yolu.

Önünden geçtiğim çiçekçiyi çoktan unutmuştum bile…

Tam o sırada, elimde olmadan, arkamdan yürüyen kadının sesini duydum. Hızlı hızlı bir yerlere yetişmeye çalışırken, telefonun öbür ucundaki arkadaşına, hayatındaki çok önemli bir olayı nasıl çözümlediğini ve bunun kendisini nasıl rahatlatmış olduğunu anlatıyordu.

Sesindeki endişe ve adımlarının hızı ise bunun tam tersini söylüyordu. Boyunun benimkinin yarısı olduğunu düşündüğümde, Tanrım bu kadın gerçekten de hızlı yürüyordu. Yanımdan yürüyerek geçerken, onun, hayatındaki çok önemli bir olayı çözmüş olmanın vereceği huzura, teğet bile geçmediğini hissettim. Anlatarak, rahatlamaya çabalıyordu sanki…

O da, acelesi olan, önemli bir insan olmanın verdiği dayanılmaz hafifliği tercih edenlerdendi. Tabii bunun gerçek olduğunu kendisine kabul ettirebilmesi için, öncelikle bir başkasını ikna etmesi gerekecekti. Ve bunu öyle bir yapmalıydı ki, mesela Bağdat Caddesi’nde kaldırımdan hızlıca yürüyerek ve herkesin duyabileceği bir ses tonuyla, kendisi de anlattığı şeyin doğru olduğuna inanabilsin. Ve belli ki, bu mesele her neyse, hayatında, en az bu kadar önemli başka meseleler de vardı. Aksi halde hayatındaki en önemli meseleyi anlatırken, neden deli gibi koştursun ki?

Kadının hızlıca yanımdan geçip gitmesini izlerken, birden, yavaşladım… Yavaşladım… Ve durdum.

Durdum ve nereye koşturduğumu düşündüm.

Geri döndüm. Yavaş yavaş parka kadar yürüdüm. Çiçekçinin önünden geçip, gölgede bir banka oturup şu anda okuduklarınızı karalamaya başladım. Islak burgeri, kahveyi, tuzlu fıstığı ve aslında gerçekten yapmak zorunda olduğumu sandığım için yaptığım bir dolu şeyi düşündüm.

Sahiden… Kendi gözümde değerim ne kadardı benim? Yemediğim için doymadığımı düşündüğüm iki dal maydanoz ve domatese kızıp, bunun için beş kilometre yolu yürümeyi göze alabiliyordum. Bunun için neredeyse bir arabanın altında kalmayı bile önemsemeyebiliyordum. Benim için çok önemli bir seyahat için deli gibi para biriktirmem gereken bir zamanda, tadını bile beğenmediğim bir kahveye 4,75 verebiliyorken, kendimi bir liralık çiçeğe bile değer bulmayabiliyordum. Sevgililerime, üç günde bir, en az yirmi lira ödeyerek aldığım çiçekleri ve üzerlerine yazdığım güzel sözleri düşündüğümde, kendime bir liralık yer örtüsünü bile layık görmeyebiliyordum.

Yazımı bitirdikten sonra kalktım; çiçekçiye girdim ve beş lira verip hayatımda adını ilk defa duyduğum bir çiçeği, yine ilk defa, sadece ve sadece kendim için satın aldım. Artık ağırlığını pek de hissetmediğim çantam ve naylon torbanın içerisine özenle yerleştirilmiş beş liralık adını bilmediğim çiçeğimle, eve doğru yürürken, her insanın kendisi için özlemini çektiği değişiminin, ancak içeriden dışarıya doğru gerçekleşebileceğini düşündüm.

Evime yaklaşırken kendi kendime sormadan edemedim: “Bütün kararlarımı böyle bir farkındalık seviyesinde verseydim, hayatım nasıl olurdu?”

KD © 2011 Her hakkı saklıdır. Sitedeki yazılar izinsiz ve kaynak belirtmeden başka yerde yayımlanamaz. Ancak yazıları yazar ismi ve kaynak belirterek ya da dergiye link vererek paylaşabilirsiniz.

KEDİTÖR
HOMO NOVUS
BERABER BÜYÜYELİM
YOGA YOLU
Psiko Kinesiyoloji
KURALDIŞI DÜNYASI
İLUGA
ACİL SERVİS

karbonhidratlı yiyecekler yenilirken uyulacak ilkeler

Hipokrat, yiyeceklerin ilaçlarımız olması gerektiğini söylemiştir. Bu düşünceyi hayatımıza uygulamak için yemek yeme alışkanlıklarımızı değiştirmemiz ve belli ilkelere uymaya başlamamız gerekir. Karbonhidratlı besinler yerken her defasında bir çeşit karbonhidrat yiyin. Çeşitli nişasta türlerini karıştırmak iştah açar ve aşırı yememize neden olur.  >>

  • menopozun etkisiyle devamlı kilo alıyorum

    51 yaşındayım ve son senelerde menopozun da etkisiyle sanırım devamlı kilo alıyorum. Nerede hata yapıyorum acaba?

  • sırf bana inat başkasıyla evlendi

    Beni çok seven bir erkekle sırf ailem uygun görmediği için evlenmedim, o da bana inat başkasıyla evlendi. Bu pişmanlıktan kendimi nasıl kurtarabilirim? Artık kendi hayatımı yaşamak istiyorum, onları değil.

14 mayıs haftası burç yorumları

Güneş-Jüpiter kavuşumu hafta sonuna kadar toprak grubu burçlara (Boğa, Başak, Oğlak) mutluluk verecek ancak Boğaların ayaklarının altında hâlâ muz kabuğu var. Merkür-Mars-Plüton arasındaki işbirliği hafta ortasına kadar devam edecek. Hafta ortasında hızlı planet Merkür sahneden çekilecek ve güç birliğine Mars ile Plüton devam edecek. Mars ile Plüton’un işbirliği kariyer, sağlık, iş dünyası alanlarında büyük başarı ve destek sağlayacak.  >>

Ayrılıklar sevdaya dâhil mi?

Eski sevgilinizle görüşüyor musunuz? Ya da hiç gitmesini istemediğiniz sevdiğiniz bir gün sizi terk etse içiniz yine de sevgiyle dolu olabilir mi?  >>




Şifremi Unuttum



Üye Ol