Paramparça Hayatlar Yaşıyoruz

Kasım 2010

Dilek Kökter  kim (kim)

30 Temmuz 1967’de ikinci çocuk olarak İstanbul’da hayata merhaba dedi. Değişimin hayatın ta kendisi olduğunu ve her problemin içinde şifalandırıcı bir fırsat gizlendiğini deneyimle öğrendi.

Bitmek tükenmek bilmeyen merak duygusu ve öğrenme açlığı ona hayatında hep yeni kapılar açtı. İnsan psikolojisine ve hayatın mucizesine duyduğu merak ergen yaşlarında başladı.

Kitap okumayı seven, belgesel izlemeye bayılan, dansla kendinden geçen, hayatın coşkusuyla hüznüyle en iyi öğretmen olduğunu bilen ve olumlu düşüncenin gücüne inanan biri olarak tanımlıyor kendini.

Yaşam Okulu sürecinde yüklerinden özgürleşmeyi, yazmaya olan ilgisini ve yazı yazmanın ne kadar şifa verici bir “ilaç” olduğunu keşfetti.

Kendini tanıma yolculuğunda keyifle yürümeye devam ediyor.

yorum (3) gönder Sep Icon yazdır

Birlikten kopalı o kadar uzun zaman olmuş ki, bu kopuş hayatımızda öylesine “normalleşmiş” o kadar hayatımızın “gerçeği” haline gelmiş ki, artık bunun farkında bile değiliz.

Hayatımızı parça parça yaşar olmuşuz da, haberimiz yok! Bölebildiğimiz kadar bölmüşüz o güzelim hayatımızı… Önce “iş hayatı” ve “özel hayat” diye ikiye ayırmışız. Sonra daha da un ufak etmişiz; başlamışız tanımlamaya: aile hayatım, partnerimle olan hayatım, iş arkadaşlarımla olan hayatım, çocuklarımla olan hayatım, eh bir de sosyal hayatım var… Ya annem babam? Patronum? Komşularım? Dostlarım? Ya kendim?

Sizin anlayacağınız bir sürü bölük pörçük hayat.

Ne kadar çok sayıda hayatımız varsa, o kadar yoğun ve meşgul yaşıyoruz.  Eh kolay değil tabii, gün 24 saat ve hepsine ayrı ilgi göstermek zor zanaat. Birinden birinde sorun çıkması “doğal.”

Hayatımızı paramparça ettiğimizin farkına bile varmadan bölmüşüz de bölmüşüz hayatımızı. O kadar kopmuş ki bu parçalar Bütünden, kendilerini adeta diğerlerinden bağımsız ilan etmişler, aynı kanser hücreleri gibi. Yani hayatımızı kendi ellerimizle hasta etmişiz ve etmeye devam ediyoruz.

Görmek istemediğimiz büyük resimde ise şu gerçek var: İç dünyamız ile dış dünyamız birbirinin yansımasıdır.

Dış dünyamız un ufak parçalara bölünmüşken iç dünyamızda nasıl bütün hissedebiliriz ki? Kendi hayatımızı umursamazken nasıl komşunun yardımına koşabiliriz ki? Duyarsızlık da sevgi de içeride ne kadar varsa dışarıya o kadar yansıyabiliyor. Ne eksik ne fazla!

İnsanların sıkça şöyle dediğini duymuşsunuzdur: Çok şükür, özel hayatımda her şey yolunda, bir de iş hayatımı yoluna koyabilsem…

Ya da: İş hayatım çok iyi ama özel hayatımı sorma…
 
Biz sanıyoruz ki hayatımızın birbirinden ayrı alanları var ve biz bazı alanlarında mutluyuz, bazılarında mutsuz. Bu tam bir yanılgı!

Hayatımızdaki hiç ama hiçbir şey bir başka şeyden kopuk değil aslında, hepsi bir Bütünün parçaları ve özünde aynı bilgileri taşıyor, biz görsek de görmesek de. Bu yüzden de hayatımızın farklı dönemlerinde yaşadığımız ve birbiri ile ilgisi yokmuş gibi görünen sorunlar aslında özünde bize aynı mesajı getiriyor.

Bıkmadan usanmadan aynı mesajı bize taşımalarının sebebi, belki bu sefer mesajı alırız ümidinden başka bir şey değil.

Tekrarlanan mesajlar gerçekten ilginç olabiliyor, örneğin hayatımızda parayla olan ilişkimizde kıtlık bilinci yaşıyorsak, hayatımızın diğer alanlarına da bir bakalım, acaba başka nelerle/kimlerle olan ilişkimizde kıtlık bilinci var? Çünkü parasızlık burada sadece sonuç, asıl kalıp “kıtlık bilinci!”

Bu para kıtlığı olabildiği kadar, sevgi, ilgi, dostluk kıtlığı da olabiliyor.

Veya kendimizi patronumuza ifade edemiyorsak başka hangi otorite kabul ettiğimiz kişilerle aynı sorunu yaşıyoruz? Patron burada sadece mesajın bize ulaşmasına rehberlik eden aracı kişi, asıl kalıp “otorite karşısında kendini ifade edememek.”

Hayatımız tam bir yamalı bohçaya benziyor aslında. Nerede bir delik görsek onu yama ile kapatıyoruz, sonra bohça başka bir yerinden deliniyor, onu da yamıyoruz, derken yamalar arttıkça artıyor. Bohçanın içindeki yükten özgürleşmediğimiz sürece delikler oluşmaya devam edecek.

İşin gerçeği, hepimizin kendi hayatında yaşadığı bazı kalıplar var, bu kalıplar kendini bazen iş hayatında bazen de başka bir alanda gösteriyor. Alanlar farklı olabilir ama kalıplar hep aynı. Farkındalıkla baktığımızda bunu hemen görüyoruz. Biz bu kalıpları keşfetmediğimiz sürece ve onları kabul edip onlardan özgürleşmediğimiz sürece yıllar içerisinde kökleşmiş olan bu kalıplar daha da sertleşerek hayatımızın her alanında dolaşmaya devam ediyorlar; kâh orada kâh burada… Daha doğrusu hem orada hem burada… Ta ki duyduğumuz şeyi işitene kadar. Eh sağırlık artınca, mesajın sesi de artıyor tabii.

Bir PiKi danışmalık seansı sonrası gelen bir epostada şöyle yazıyordu:

Şunu fark ettim ki, ben ikili veya iş ilişkilerimde (aslında her türlü ilişkimde) duygu ve düşüncelerimi ifade etmeyip içime atmayı seçmişim, sonra da her şey bittiğinde ilişkiyi tek taraflı olarak bitirip çekip gitmişim… Eşleri de işleri de böyle terk etmişim…

İşte farkındalıkla bakmak derken tam olarak bunu kastediyorum. Biz bakmasını ve görmesini bilirsek cevapların daima burnumuzun ucunda olduğunu görüyoruz.

Tek başına farkındalık elbette yetmiyor ama farkındalık olmadan da ne kabul, ne yüzleşme ne de özgürleşme olabiliyor. Önce doğru anahtar ile kapıyı açacağız ki, içeri adım atabilelim.

Hayatımızda şu an hangi sorunu yaşıyor olursak olalım, kendimize daima şu soruları soralım:

Bu sorun karşısında ne hissediyorum?
Aynı duyguyu geçmişte başka hangi olaylar karşısında hissettim?

Bu sorulardan hiçbirimiz muaf değiliz ve bunlar sayesinde yaşadığımız kader tekrarlarını keşfedebiliriz, kendimizi hangi noktada ve nasıl da ustaca sabote ettiğimizi fark edebiliriz.

Biz PiKi’de bu kader tekrarlarına “inanç kalıbı” diyoruz; bunlar bilinçaltında depolanan ve kökleri ana rahmi dönemine kadar inen kalıplar.

Bu inanç kalıplarının oluşmasında birçok dış etken rol oynuyor, yine de bütün bu inançları yaratan kendimizden başkası değil. Bu kulağa kötü haber gibi geliyor ama aslında iyi haber çünkü onları biz yarattıysak biz değiştirebiliriz.

Farkındalıkla kalın…

KD © 2014 Her hakkı saklıdır. Sitedeki yazılar izinsiz ve kaynak belirtmeden başka yerde yayımlanamaz. Sadece dergiye link vererek paylaşım yapabilirsiniz.

KEDİTÖR
HOMO NOVUS
BERABER BÜYÜYELİM
YOGA YOLU
Psiko Kinesiyoloji
KURALDIŞI DÜNYASI
İLUGA
ACİL SERVİS
  • fark et fark et nereye kadar

    Aynalar tutuluyor bize, fark ediyoruz, kişisel gelişim eğitimlerine katılıyoruz yine fark ediyoruz. Ancak tüm bunları fark ettikten sonra kendimizi nasıl değiştireceğiz?

  • o kadından intikam almak istiyorum

    O kadına benimle birlikte olduğunu söyleyip intikam almak istiyorum ama yine de rahatlayamayacağımı biliyorum. Bu döngüden nasıl çıkacağımı bilmiyorum.

Arbeit macht frei…?

1870’lerde bir kitap başlığı olarak kullanılmış bu söz 1930’larda Naziler tarafından derince içselleştirilen bir slogana dönüşmüş. Birçok toplama kampının girişinde yer alıyor: Çalışmak özgürleştirir!  >>




Şifremi Unuttum



Üye Ol