Saçlarımı Tarayıp Koynuna Aldı

Aralık 2010

Bade Gül Kılınç  kim (kim)

Temel ve orta seviye yoga hocalık eğitimini Cihangir Yoga’da  tamamladı.
Öğrencilerinden öğrenmeye ve içsel araştırmalarıyla eğitimine devam ediyor.

Hissetmek, doğasını fark etmek, kabul etmek ve özgürce ifade edebilmek onun uygulaması. Nefes farkındalığı, meditasyon ve his araştırması derslerinin özü. Katılımcıların, güçlendiği, esnediği, köklendiği, yumuşadığı serilerden oluşuyor dersleri. Öğrencilerin, asanalara (yoga pozlarına) hem güvenli hem sınırlarını araştırarak girmelerine, kendilerine en uygun hal içinde kalmalarına ve çıkmalarına destek olurken kendilerine samimice yaklaşmalarına aracı oluyor.

Godfrey Devereux, Svagito Liebermeister, Wayne Liquorman, Erich Schiffmann gibi isimler hem yoga anlayışını hem hayat anlayışını etkiledi, genişletti.

Yazıyor, yazmaktan besleniyor. Yazmak onun için hem bir süreç hem sonuç. Çokça aslında kendine yazıyor. Kendine yazdıklarından, etrafına veriyor.

Hayat onun için; araştırmak, keşfetmek, içinde olanı vermek, vermekten öğrenmek, sevmek.

Diyor ki:

Kuraldışı’nda katıldığım Yaşam Okulu eğitimleri hayatımı derinden etkiledi. Merdivenlerinde oturup kaldığım ve bir türlü gidemediğim o günden sonra hayatım; her an değişen, dönüşen, gelişen, kendimi arayışımla zenginleşen canlı bir organizmaya evrildi. Potansiyellerim bir bir ortaya çıkmaya başladı. Yaşamım yepyeni bir boyut kazandı.

Bundan sonra ne olacağı meçhul. Yol nereye gider, beni nereye götürür bilinmez. Ve her şeyiyle yeniyi, geleni, olanı hevesle kucaklamayı deniyorum, mümkün olabildiğince, elimden geldiğince. Yaşamın ve kendi doğamın her haline EVET’i araştırıyorum.

İçimdeki öz sizin içinizdeki özü selamlıyor.

yorum (3) gönder Sep Icon yazdır

Deli gibi içmiştim o akşam. Tatilimizin ilk gecesi, yeni tanıştığımız insanlarla ilk sohbet ortamımızdı. Kafam bir dünya olmuştu çoktan ilk bir saatte. Yanımda oturan sevgilimden, etrafımdaki insanlardan kopmuş tamamen kendi iç âlemimde yolumu kaybetmiş gibiydim. Allak bullak bir zihinle oradan oraya gidip geliyordum.

Masanın üzerindeyim, ortadaki tahta direğe sarılmış, eteklerimi ve saçlarımı savurarak dans edip itiraflarda bulunuyorum, bağırıyorum, hiç tanımadığım yaklaşık yirmi kişilik bir grup ortasında. Ve bir yerde tık, karanlık… Film koptu bende. Sabah gözümü açtığım an ile masa üzerinde, direk etrafında döndüğüm an arası kayıp. Ki o anlarda çok çok şeyler olmuş, sonradan anlattılar. Çok utanmıştım önce, sonra ise…

Sabah gözümü açtığımda iki büklüm kıvrılmıştım ve o zamanlar uzun olan saçlarım yüzümü tamamen kapatmıştı. Elimle bitkince arkaya atıp saçlarımı karşımdaki yatakta kıvrılmış, beni hüzünlü ve yaşlı gözlerle seyreden adamla göz göze geldim. Önce anlam veremedim, neden ki şimdi tüm bunlar, bu hüzün? Üzerim çıplaktı ve kollarım sanki dikenlerle dalanmış gibiydi. Yalnızca bilinçaltımdakileri ve giysilerimi değil yediğim içtiğim her şeyi de dışarı çıkarmıştım. Odaya, yatağa, bedenime, saçlarıma. Başım zonkluyordu. Tatilimizin ilk sabahı, güneşli bir Olympos’a kapanmış perdelerimiz, odamız, sessizlik ve tam ortamızda asılı duran kocaman acı.

Zar zor doğrularak “Ne oldu?” dedim. Bana baktı ve “Hatırlamıyor musun?” diye yorgunca sordu. Yataktan kalkıp yanıma geldi. Elimden tuttu, banyoya götürdü. Yumuşak, yavaş hareketlerle, şefkatle saçlarımı, bedenimi yıkadı.

Ağlıyordum, parça parça sahneler zihnimde uçuşuyordu; hırçınlığım, öfkem, sataşmalarım. Tam bir patlama yaşamıştım gece. Belki tüm çocukluğumun, ergenliğimin ve sonrasının patlamasıydı benim için o gece. Bu kadar öfke, etrafıma saçtığım yığınla öfkem, benim öfkem… Volkanik dağ gibi patladığında lavlarım yüreğimin yoldaşını ve kendimi yakmıştı. Bir çocuğu kurular gibi kuruladı beni, giydirdi, saçlarımı uzun uzun taradı. Konuşmuyorduk hiç. Dokunuşlar, sessizlik ise çok yoğun ve konuşkandı. Sanki bu oda içinde yaşanan tüm kaosu yatıştırsın diye yatak üzerine serilmiş, temiz, ak pak çarşafa yatırdı beni ve yanıma uzanıp, elini yanağıma koydu. Yüzümü seyretti. Üzgündü, sanki yüzümdeki karanlığın kaynağını görmeye çalışıyordu. Bense onun gözlerindeki ifadede biraz daha eridim ve yorgundum ve içim boştu. Garip bir sessizlik ve sükûnet, utanç duygusunu şimdilik içine alarak yüreğime akıyordu. Kucakladı beni, kolumdaki çizikleri okşadı. Ve uyuduk.

Bastırdığım her şey, genelde bir yolunu ve hatta en fena yolunu bulup çıkmıştır benden, hem de hiç beklemediğim bir anda. Alkol bazen, kendimi kaybederek ve bu kendimde olmama halinden güç alarak, normalde cesaret edemediklerimi yapmama aracılık etmiştir. Hem böylece davranışlarımla sözlerimin sorumluluğundan kaçmak için iyi bir bahanem de olabilmiştir. “Çok içmiştim, kendimde değildim…” vs. Genelde en sevdiğime ve hayata püskürtmüşümdür ağzımdan çıkan alevleri. Bir yandan içimi boşaltırken aynı anda başka yüklerle dolmak gibiydi benimkisi. Ve zaman zaman tekrarlanan benzer süreçler. Açıkça şahit olmadığım, akışına izin vermediğim hallerim, farkındalıktan uzak kendini tekrar etmiştir, acımı bile tam olarak yaşamadan çok zaman.

Olympos’taki gelgitimin benzerini, geçenlerde tekrar yaşadım. Bir fark vardı, çok çok ayıktım. Birkaç asana (yoga duruşu) ardından tam lotus pozunda meditasyona oturdum. Bir süre sonra çözülüp yere şavasanaya geçtim. Sırtımın yere değdiği ilk an… Belden aşağım, tüm hâkimiyeti ele geçirmiş kendi kafasınca hareket etmeye başlamıştı. Tabanlarımdan, bacaklarımdan öyle bir titreme yayılıyordu ki bedenime, yerde kıvranmaya başladım. Acayip seslerle yerde iki büklüm olmuştum. Öfke, evet öfkeydi bedensel hislerimin daha derininde çok net bir şekilde ortaya çıkan ve iliklerime kadar hissettiğim duygu. Bacaklarımdan, dizkapaklarımdan, ellerimden, saç diplerimden öfke fışkırıyordu. Bedenimde tüm kaslar özellikle leğen kemiğimin altı istemsizce titriyordu ve aynı zamanda diz eklemimde bir boşalma hissi vardı.

Tanrım öleceğim sandım bedenimdeki bu garip patlamadan. Sanki bağırırken ağzımdan dışarı alevler, tüm kötü kelimeler, küfürler ve tüm öfkeli hayvanlarım koşturuyordu. O gün Olympos’ta hiç de tanımadan öfkemi, onu her yere kamçı gibi vurmuştum ya. Şimdi ise tek başıma, karanlıkta, yerde boşluğa akıtıyordum içimi. Hemen ayağa kalkmak ve bu deneyimi durdurmak, bir an önce bu havadan çıkmak istedim. Ve fakat durdum, yine çok net bir biçimde bu duygu akışına kendimi bırakma isteği içimden yükseldi. Teslim ettim kendimi, bana olan her ne ise olsun diye. İzin verdim bedenime; çırpındı, titredi, kasıldı. İzin verdim nefesime; boğazımdan çıkan garip seslere ve kelimelere-zihnimin ötelerine, derinlerine gömdüğüm kelimelere. Hırçınlaştım, sinirlendim, korktum ve ağladım. Tanrım evet ağladım, dolu dolu; anlamını sorgulamadan.

Yavaş yavaş bedenim sakinleşti, nefesim yumuşadı, yavaşladı, içim bomboş kalıvermişti. Sıktığım ellerim açıldı. Dilim gevşedi ve alt damağıma yayıldı genişçe. Tüm bunlar olurken tam bir uyanıklık ve farkındalık içindeydim. Tek başınaydım, tamamen kendimde ve kendimleydim. İçimde utanç yerine sadece boşluk ve saadet evet tam olarak saadet vardı. An içinde erir gibi kendime sarıldım. Saçlarımı tarayıp koynuna aldı boşluk beni. Ve uyuduk.

KD © 2014 Her hakkı saklıdır. Sitedeki yazılar izinsiz ve kaynak belirtmeden başka yerde yayımlanamaz. Sadece dergiye link vererek paylaşım yapabilirsiniz.

KEDİTÖR
HOMO NOVUS
BERABER BÜYÜYELİM
YOGA YOLU
Psiko Kinesiyoloji
KURALDIŞI DÜNYASI
İLUGA
ACİL SERVİS
  • fark et fark et nereye kadar

    Aynalar tutuluyor bize, fark ediyoruz, kişisel gelişim eğitimlerine katılıyoruz yine fark ediyoruz. Ancak tüm bunları fark ettikten sonra kendimizi nasıl değiştireceğiz?

  • o kadından intikam almak istiyorum

    O kadına benimle birlikte olduğunu söyleyip intikam almak istiyorum ama yine de rahatlayamayacağımı biliyorum. Bu döngüden nasıl çıkacağımı bilmiyorum.

Arbeit macht frei…?

1870’lerde bir kitap başlığı olarak kullanılmış bu söz 1930’larda Naziler tarafından derince içselleştirilen bir slogana dönüşmüş. Birçok toplama kampının girişinde yer alıyor: Çalışmak özgürleştirir!  >>




Şifremi Unuttum



Üye Ol