Kasım 2011
Mehmet Şevki Eygi “kesilsin”, Yaşar Nuri Öztürk “kem küm” ve Hüseyin Hatemi…
Bir ‘Siyaset Meydanı’na konuk olan Hüseyin Hatemi’nin konuşmasını ilk kez sonuna kadar dinliyorum. Ağır çekim konuşması yüzünden Hatemi söz aldığında kanal değiştiren ben, bu kez sadece onun söylediklerini dinleyebilmek için geç saatlere kadar ekran önünde kalıyorum.
Bugüne değin çok az sayıda insan kurban katliamını dini dogmaları pek de karşılarına almayan bir yerden cılız seslerle eleştirdi. Ama, ilk kez Müslüman kesimin “otorite” olarak nitelendirdiği bir isim açıkça, “Kurban bayramında kurban kesmeyin. Bu uygulamanın dinde yeri yoktur. Tanrı şizofrenik emirler vermez. Bayram, kavurma şölenine döndü. Hayvan boğazlamak bir ibadet olamaz. Beslenmek için hayvan kesmeye evet, ibadet için hayır!” diyebildi.
Bu sözlerin Türkiye’de büyük bir sorgulamanın başlangıcı olacağını sanıyordum. Tabulaşmış, vahşi bir geleneğe, hem de “İslam uzmanı” biri tarafından karşı çıkılması içimi tarif edilmez sevinç duygularıyla doldurmuştu. Programda diğer İslam “otoriteleri” geleneğin akla ve Kuran’a uygunluğunu tartışarak seyircinin merakını gidermek yerine Hatemi’nin “din otoritesi” olmadığı konusunda yoğunlaştılar. Hem de Hatemi’nin “Kuran’da kurbanla ilgili -Haç hariç- tek bir ayet yoktur” iddiasına karşı çıkacak bir kanıt göstermeden.
Katılımcılardan farklı bir tavır beklemiyordum zaten. Her biri kendi haklılığını savunmakla ve Hatemi’ye saldırmakla meşguldü…
Anlı şanlı köşe yazarları, neredesiniz?
Doğal hayatı koruma böyle mi olur?
Çağdaş yaşam böyle mi desteklenir?
Hayvan severler! İki yüz-üç yüz köpek öldürüldüğü için ortalığı birbirine katarken iki milyon hayvanın iki günde katledilmesine niye ses çıkarmıyorsunuz?
Hümanistler, ateistler, gerçek dindarlar, psikologlar, psikiyatristler, sivil toplum örgütleri, duyarlı bireyler, neredesiniz?!
Bu katliam din adına yapıldığı için mi sesinizi çıkaramıyorsunuz?
Birileri ses çıkarmasaydı din adına kurulan engizisyon mahkemeleri nasıl ortadan kalkacaktı?
Hizbullah, kendi inancı doğrultusunda sevaba girmek için “müşrik” insanları kurban ediyor.
Müslümanların çoğu, gelenekleri sorgulamadan sahiplenerek sevaba girmek için hayvan kurban ediyor.
Birini lanetliyorsunuz, diğerinde gıkınız çıkmıyor.
Aradaki fark ne? İnsan canının değerini hayvan canından üstün görmeniz mi?
Bu ne “insan merkezli” bencilce bir din anlayışı! Siz sevaba gireceksiniz diye bedelini niye hayvancıklar canıyla ödesin?
Bunca günahı işlemeseniz sevap kazanmaya da böylesine ihtiyaç duymazsınız.
İnsan, Tanrının gözünde niye bir karıncadan üstün olsun? Bu türsel ırkçılığın ta kendisi değil mi?
Doğada bir beslenme zinciri vardır. İnsan beslenmek için hayvanları avcılık döneminin başlangıcından beri öldürdü. Ama beslenmek için, sevap kazanmak için değil. İlkel dediğimiz Aborijinlere, Kızılderililere, doğa ile iç içe yaşayan kabilelere bakın. Onlar kendilerini doğanın efendisi değil, bir parçası olarak görüyor. Onlar da hayvan eti yiyor. Semavi dinler ortaya çıkmadan önce de hayvan avlıyorlardı, şimdi de. Ama bir hayvanı avladıklarında hayvana saygılarını sunuyor, kendilerine canını ve etini sunduğu için hayvana teşekkür ediyorlar. Bu öldürmeyi Tanrıya yaranmak için yapmıyorlar. Aynı şükranı beslendikleri bütün bitkilere de duyuyorlar. Çünkü onlar “doğa merkezli” bir yaşam sürüyorlar, insan merkezli değil.
Hayvanların ve bitkilerin hissetmediğini varsayan “insan merkezli” din inancının, geçmişin “dünyanın öküzün boynuzları üstünde durduğu” inancından pek farklı olmadığını görebilmek için bakalım daha kaç yüzyıl geçecek?
Kurban katliamının çocukların ruhsal yapısı üzerinde yarattığı etkilerin, öldürmenin “kutsallığı” kavramını körpecik beyinlere yerleştirmenin “günahını” temizlemeye kurban ibadetinin(!) “sevabı” asla yetmez, yetemez!
Diyanet işleri “hayvan boğazlamak farz, eti fakire dağıtmak sünnet” fetvasını veriyor. Yani, hayvanı boğazlayıp kimseye zırnık koklatmadan eti buzdolabına tıka basa doldurup, tıka basa yiyerek sevaba girebilirsiniz.
Türkiye’de kişi başına düşen et miktarı yıllık yirmi kilogram. Açlarla toklar arasındaki ekonomik uçurumun günahı kurban katliamından umulan sevaplarla giderilemez.
Nil Gün’ün 12 Mart 2000 tarihinde Radikal2′de yayınlanan bu yazısı, Yaşam Cesurları Sever adlı kitabında da bulunmaktadır.
KD © 2011 Her hakkı saklıdır. Sitedeki yazılar izinsiz ve kaynak belirtmeden başka yerde yayımlanamaz. Ancak yazıları yazar ismi ve kaynak belirterek ya da dergiye link vererek paylaşabilirsiniz.
Diğer Nil Yazıları:
Dahi Mozart Efsanesi ve On Bin Saat
Kuraldışı TV'de Neler Var? İzleyin!
Sevgiliye Verebileceğiniz En Romantik Üç Öpücük
Bireysel Gelişimin Öncelikler Listende Kaçıncı Sırada?

karbonhidratlı yiyecekler yenilirken uyulacak ilkeler
Hipokrat, yiyeceklerin ilaçlarımız olması gerektiğini söylemiştir. Bu düşünceyi hayatımıza uygulamak için yemek yeme alışkanlıklarımızı değiştirmemiz ve belli ilkelere uymaya başlamamız gerekir. Karbonhidratlı besinler yerken her defasında bir çeşit karbonhidrat yiyin. Çeşitli nişasta türlerini karıştırmak iştah açar ve aşırı yememize neden olur. >>
menopozun etkisiyle devamlı kilo alıyorum
51 yaşındayım ve son senelerde menopozun da etkisiyle sanırım devamlı kilo alıyorum. Nerede hata yapıyorum acaba?

sırf bana inat başkasıyla evlendi
Beni çok seven bir erkekle sırf ailem uygun görmediği için evlenmedim, o da bana inat başkasıyla evlendi. Bu pişmanlıktan kendimi nasıl kurtarabilirim? Artık kendi hayatımı yaşamak istiyorum, onları değil.

14 mayıs haftası burç yorumları
Güneş-Jüpiter kavuşumu hafta sonuna kadar toprak grubu burçlara (Boğa, Başak, Oğlak) mutluluk verecek ancak Boğaların ayaklarının altında hâlâ muz kabuğu var. Merkür-Mars-Plüton arasındaki işbirliği hafta ortasına kadar devam edecek. Hafta ortasında hızlı planet Merkür sahneden çekilecek ve güç birliğine Mars ile Plüton devam edecek. Mars ile Plüton’un işbirliği kariyer, sağlık, iş dünyası alanlarında büyük başarı ve destek sağlayacak. >>
Eski sevgilinizle görüşüyor musunuz? Ya da hiç gitmesini istemediğiniz sevdiğiniz bir gün sizi terk etse içiniz yine de sevgiyle dolu olabilir mi? >>
Toplumsal yararları… Peki toplumsal zararları? Eve getirip beslediğiniz bir hayvanı; çocuklarınızla arasında bağ oluşan bir hayvanı öldürmek; iki gün sonra kafasını tepside tutmak; böyle bir iğrençliği çocukların seyretmesi. Peki, çocuk ruhunda bıraktığı yaralar? Ailem beni de böyle kesebilir diye, bilinçaltına yerleşip, dünyaya güveni sarsılan çocuklar. Bir hayvanın canlı kesilmesinin, beş yaşındaki bir çocuğa neyini açıklayabilirsiniz. O günlerce gitmeyen kan kokusu. Ben sevaba gireceğim diye başka bir canlıyı kesmek. Allah bunu çok isteseydi doğada olurdu. O doğayı da yaratmıştır. Özellikle hayvan ve bitkinin canı, ruhu vardır. Madem tek bir yerden geliyoruz, sen Allahın bir parçasını öldürerek, kendine nasıl kâr çıkarabilirsin? Hayvanlar çıkarı için, kendi günahları için başka bir cana kıyan bütün aptallardan, Allaha daha yakındır. Onlar hâlâ masumdur, sevgi doludur, doğasına uygun yaşar. Bu insanlar kendi hayallerine tapan aptallar. Onların inandıkları şey kendileri gibidir; kan ister, zorbadır, cezalandırıcıdır, kıskançtır. Bunlar insanın özellikleri. Allah yaşam enerjisi ve bilinç, yani kendinden bir parça vermiş hayvanlara. Sen yok edip kendi iğrençlik listeni azaltasın diye mi? Bu nasıl bir mantık? İnsan kendi yarattığı hayallere tapmaktadır. Bir ağacın acısını diğer ağaç, bir hayvanınkini diğeri hisseder. İnsan diğerinin ölümüne, hayatın bitimine sevinebilen en hissiz varlık. Ve sen kendini o hayvandan daha üstün görüyorsun.
Kurban kesilmesini katliam olarak görmüyorum.Kesimden sonra bu etler saklanıyor ve uzun bir sure yenilip insanlarla paylaşılıyor.Bu etler o veya bu şekilde zaten yenilecek.İkincisi bu günler insanların bir araya gelebildiği nadir günlerden biri.Ülkemden çok uzun süredir uzaktayım ve cocuklugumun, o herkesin bir arada oldugu,paylaştığı beraber yemek yaptığı günlerini özlüyorum.
bu kesimlerin gereksiz bir lüks tüketim olduğunu duşunmuyorum (et oburlar için yani).
Dinlere baktığınızda zaten hep bencilce ve insan merkezli uygulamalar olduğunu görürsünüz. Hayvanların dini yoktur. Herhangi bir kitaba, peygambere ya da başka bir şeye inanmadıkları için cayır cayır yakılacaklarını düşünmezler. Tanrı inancı insanın kendi içinde yaşaması gereken bir şeydir buna kimse müdahale edemez. Ancak sormadan edemiyorum; yoksullara yardım etmek için dört günlük bayramda hayvanları kıyıma uğratacağımıza, aç insanlarla empati kurabilmek için ramazan ayında bir ay boyunca saatlerce aç kalıp akşamında tam teşekküllü bir sofraya oturacağımıza (bu arada yoksullar hâlâ aç!) neden bu durumu ortadan kaldıracak adımlar atmıyoruz? İnsanlar ibadet ettiklerinde görevlerini yapmanın rahatlığıyla mevcut durumun değişip değişmediğini sorgulamıyorlar bile.