Ocak 2011
Ne çok soru var cevap bekleyen. Ne kadar da çok bilinmez var şu yaşadığımız koca dünyada karşımıza çıkan. Hayat, sanki her köşe başına şaşırtmak için bizi bekleyen soru işaretli tuzaklarını saklıyor. Sanki dünyada bir biz kalmışız, tüm bu sorulara cevap bulmaya çalışan. O kadar yalnızız. Ama bir o kadar da kalabalık etrafımız. Her kafadan bir ses çıkıyor. Her ağızdan bir sözcük. Hiç kimse susmuyor.
Geçenlerde bir kitapta gördüm şu cümleyi: “Susmak kadar Tanrı’ya yakın başka bir şey olabilir mi?”
Gerçekten de öyle galiba. Keşke biraz susabilseydik. O dünyaya geldiğimiz ilk anda konuşmayı öğrenmeden önceki kadar açık kalabilseydik, sezebilseydik keşke.
Her sabah uyandığımızda, sanki dünya aynı dünya, biz aynı bizmişiz gibi görünürken bir anda her şey değişiveriyor. Hiçbir şey, hiçbir kavram ya da durum ezberlenmeye gelmiyor. Ne zaman bir şeyi öğrendiğimizi düşünsek, hayat aniden tam o şeyden aslında hiçbir şey anlamamışız gibi bir hale geliyor. Minicik bir dokunuşla tüm domino taşları birbiri ardından yıkılıveriyor. Ve bizim onları yeniden dizmemizi bekliyor. Öyle değil mi?
Bir arkadaşım, yazılarım hakkında yorum yaparken “Aman sakın kişiselleştirme de Ayşe Arman’a dönmesin, sonra yazdıkların” gibilerinden bir şey söyledi. Bu biraz kafama takıldı. Biraz düşününce anladım ki ben asıl yazdığım şeyi kişiselleştirmeyi seviyorum, yazmak benim için neredeyse bir kendi kendine terapi. Düşünceler yazmadan kafamdan çıkmıyor. Hepsini aynı minicik alanda taşımaya, saklamaya çalışınca çok yer kaplıyor, konuşarak anlatmaya kalkınca da başım derde giriyor. Çünkü kimse dinlemekten hoşlanmıyor, herkes daha çok anlatmayı seviyor; zaten galiba ben de bu yüzden yazıyorum.
Geçtiğimiz yıllarda bir ara, bir yazım tekniği dersine gideyim diye düşündüm. En iyilerden birinin tanıtım kılavuzunda şöyle yazıyordu: “Ünlü yazar …….., yazmakla içini dökmek arasındaki farkı anlatıyor.”
Hemen vazgeçtim. Ben yazarken içimi dökmeyeceksem neden yazayım ki? “Yazar” etiketini alabilmek için mi? Bu arada içini dökmek demişken; bir gün Beyoğlu’nda tek başıma yürüyor ve yine kafamın içinden binlerce şeyi geçiriyordum. Yol kenarında kaldırımda oturan bir kadın gördüm. Genç ama çokça yıpranmış bir kadın. Yere çökmüş, etrafından kopuk; yara bere içinde ama incecik ve güzel elli.
Kucağında bir koliden yırtılmış minik bir karton parçasına, hiç de okunamayacak bir kırmızı kalemle, kısacık bir cümle yazmıştı. Başı öne eğikti. Tek başına kısa bir film gibiydi, fon müziği Beyoğlu olan. “Zor durumdayım.” Göz göze geldik. Bir bakış boyunca konuştuk, birkaç satır sustuk ve ben düşündüm.
“Biz de demek geldi içimden, biz de çok zor durumdayız. Çok şey bildiğimizi sanıyoruz. Hiçbir şey bilmiyoruz. Anlıyoruz zannediyoruz. Oysa hiçbir şey anlamıyoruz. Neler oluyor? Neden herkes bu kadar telaşlı ve acımasız? Niye her şey bu kadar karmaşık? Ve niye sevgiden bu kadar uzaklaştı insanlar? Çocuklar… Bir onlar anlıyorlar. Biz çalışıyoruz, çabalıyoruz ama sonunda tüm sorular yine çalışmadığımız yerlerden geliyor. Evet, zor durumdayız ama buralarda hiçbir şeyin kolay olmayacağı daha gelirken belli olmuştu. Yıkacak, yeniden yapacak, düşünecek, paylaşacak çok şey var.
İşte böyle. Kuraldışı’yla uzun yıllardır tanışsam da buralar benim için çok yeni. Ve aslında bu dergiyle hep birlikte yepyeni bir serüvene başlıyoruz beraberce. Okuyanlar yazılarda içimden dökülenleri bulacaklar. Bir de melek kartı mesajları ara sıra. Bugünün kartı “doğruluk ve bütünlük.”
Derler ki; hayatınızda olan ama yüksek niyetinizi yansıtmayan her şeyi serbest bırakmaktan daha doğrusu onlardan vazgeçmekten çekinmeyin. Mucizeler, ancak kendimize karşı tamamen dürüst olduğumuz, zihnimizi ve ellerimizi açıp, bilinmez gelecekte, vazgeçmeye cesaret ettiğimiz şeylerin yerini dolduracak boşluğa açık olduğumuzda ve bizim hiç düşünmediğimiz yollardan gerçekleşir.
İnanmak onu bize getirecektir.
Sevginin ışığıyla herkese merhaba…
KD © 2011 Her hakkı saklıdır. Sitedeki yazılar izinsiz ve kaynak belirtmeden başka yerde yayımlanamaz. Ancak yazıları yazar ismi ve kaynak belirterek ya da dergiye link vererek paylaşabilirsiniz.
Diğer "Kalem Kutusu" yazıları:

karbonhidratlı yiyecekler yenilirken uyulacak ilkeler
Hipokrat, yiyeceklerin ilaçlarımız olması gerektiğini söylemiştir. Bu düşünceyi hayatımıza uygulamak için yemek yeme alışkanlıklarımızı değiştirmemiz ve belli ilkelere uymaya başlamamız gerekir. Karbonhidratlı besinler yerken her defasında bir çeşit karbonhidrat yiyin. Çeşitli nişasta türlerini karıştırmak iştah açar ve aşırı yememize neden olur. >>
menopozun etkisiyle devamlı kilo alıyorum
51 yaşındayım ve son senelerde menopozun da etkisiyle sanırım devamlı kilo alıyorum. Nerede hata yapıyorum acaba?

sırf bana inat başkasıyla evlendi
Beni çok seven bir erkekle sırf ailem uygun görmediği için evlenmedim, o da bana inat başkasıyla evlendi. Bu pişmanlıktan kendimi nasıl kurtarabilirim? Artık kendi hayatımı yaşamak istiyorum, onları değil.

14 mayıs haftası burç yorumları
Güneş-Jüpiter kavuşumu hafta sonuna kadar toprak grubu burçlara (Boğa, Başak, Oğlak) mutluluk verecek ancak Boğaların ayaklarının altında hâlâ muz kabuğu var. Merkür-Mars-Plüton arasındaki işbirliği hafta ortasına kadar devam edecek. Hafta ortasında hızlı planet Merkür sahneden çekilecek ve güç birliğine Mars ile Plüton devam edecek. Mars ile Plüton’un işbirliği kariyer, sağlık, iş dünyası alanlarında büyük başarı ve destek sağlayacak. >>
Eski sevgilinizle görüşüyor musunuz? Ya da hiç gitmesini istemediğiniz sevdiğiniz bir gün sizi terk etse içiniz yine de sevgiyle dolu olabilir mi? >>
gerçekten yazısını okuduğumda, SUSMAK güzel bir kelime ama bazen sessiz kaldıkca duygularımız da incinebiliyor ve kırılabliyoruz. Sustuğumuzda belki daha çok hata yapabiliyoruz, yaptığımız hatalarla kendimizi daha suçluyoruz. SUSMAK….. SUSMAK yaşamış olduğumuz bu zamanda susmak artık pek olmuyor.
Belki de bunu çok uyguluyorum, belki de uygulamam gerekiyor acaba hangisi daha iyi bazen kararsız olabiliyorum.
yazınızı bizimle paylaştığınız için teşekkürler.
”KONUŞMAK GÜMÜŞ, SUSKUNLUK ALTIN”