MAVİ ORMAN

Şubat 2011

Defne Suman  kim (kim)

2003 yılından beri dört kıtada seyahat ederek yoga öğreniyor, öğrendiğini öğretiyor ve yogalı hayatını yazarak yaşıyor. Yoganın peşinde gezerken çok yer gördü ama esas keşfi iç dünyasının derin -bazen karanlık- köşeleri oldu. Hayatının farklı alanlarında, kendisi ve diğer insanlarla ilişkileri, yazıları ve derslerinde halen öğrenmekte olduğu yoga ilmi ile felsefesini deneyimleyip uygulamayı sürdürüyor.

Hakkında pek az şey bildiği yoga ile Tayland’ın Nong Khai kentinde tanıştı. Boğaziçi Üniversitesi’nde Sosyololji Yüksek Lisans programından yeni mezun olmuş, dünyayı gezmeye çıkmıştı. Ufukta doktora görünüyordu. Hayatında milat olarak gördüğü bu karşılaşmadan sonra yoga hayatının eksenine yerleşti ve o bir daha (eski) kendisine gelemedi!

Tayland’daki hocalarının gözetiminde yoga eğitimini sürdürmek için sonraki iki yılı Nong Khai’de geçirdi. Budizm, Vedik felsefe ve Hatha Yoga’ya dair okumaya da o sırada başladı. Hindistan’da bir aşramda, Kuzey Tayland’da Vippasana tarzı meditasyonun öğretildiği Budist manastırlarında kaldı.

2005 yazında yoganın sandığından çok daha derin bir hayat tecrübesi olduğunu anladı. 2007 yılında Shadow Yoga’nın yaratıcısı Zhander Remete ile tanıştı. Tekrarı kolay, sade hareketlerden oluşan bu stil, barındırdığı kişisel dönüşüm potansiyeli ile onu en çok etkileyen yoga ekolü oldu

Hayatı İstanbul, Atina ve Portland Oregon hattında gidip gelerek geçiyor. Üç şehirde de sevdiği dostları, ailesi ve hayatına anlam katan öğrencileri var.

Şubat 2011′de ilk kitabı Mavi Orman Kuraldışı Yayınları’ndan çıktı.

 

yorum (1) gönder Sep Icon yazdır

Bu yazı, Defne Suman’ın Şubat 2011′de
Kuraldışı Yayınları’ndan çıkan
M  a  v  i   O  r  m  a  n

başlıklı kitabından alınmıştır.

Bu gece yeniden on beş yaşındayım.

Hava karardıktan sonra odama çekilip hafif hafif çalan müzik eşliğinde, tek başıma olmaktan hiiiiç sıkılmadan, başka da bir şey yapmayı hiiiiç düşünmeden saatlerce oturdum. Müzik seçimlerini i-pod’a bıraktım, ben aldım elime yünümü şişimi. Akıllı i-podum kendi kafasına göre çaldı. Bülent Ortaçgil, sonra Krishna Das, Sezen Aksu, Dead Can Dance, Kings of Convenience, Joan Baez, Mete Özgencil, Mercan Dede.  Ben ellerimi çalanın ritmine uydurup ördüm. Örgüyü bırakınca Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi’ni aldım elime; i-pod  hemen 1970’lere geçiş yapıp, okuduğum zamanlara uygun çaldı.

Gecenin ilerlemesine aldırmadan oturuyorum. Evde kimse olmadığı için aşağıdan gelen konuşmalar, televizyon uğultusu da yok. Gece bana on beş yaşımın annemlerin dışarı çıktığı bazı cumartesi akşamlarını hatırlatıyor. Yine o zamanlardaki gibi kapısı kapalı odamda, kimseleri istemeden, kendimle dost, kendimden memnun geçen bir tatil akşamı.

Sokaklarda ve şu aralar hayatımda olup bitenler odanın dışında kalmış. Neredeyim ve kaç yaşındayım, işim gücüm, kalbimdeki biri… Hepsi hafızadan silinmiş sanki. Sonra liste liste yapılacakları ile yolculuk hazırlıkları, verdiğim, aldığım yoga dersleri gibi bir gün içinde kafamı defalarca ziyaret eden konular ve sorular ve hatta açlık ve uyku ihtiyacı bile -hayrettir- kapıdan içeri sızmamış.

Varsa yoksa bir ters, iki düz, bir ters, iyi müzik ve Orhan Pamuk.

Zaman hissini yitirdiğim bir şimdide çalkantıların dindiği derinde dinleniyorum.

Oh! İyi ki Kanada’ya gitmemişim.

Kanada nereden çıktı şimdi?

İçimden bir ses tutturuyor bazen: Hadi bir başka yere gidelim. Eteğimden çekiştiriyor. Sabah erkenden trene binelim, Kanada’ya geçelim. Bu gece Vancouver’da kalır, yarın akşam döneriz.

Eskiden olsa, hemen kanardım ben bu sese. Şimdilerde biraz direnebiliyorum. Çünkü tecrübe ile sabit o başka yerde başıma gelecekleri artık biliyorum. Yönümü bilmediğim sokaklarında canım çıkıncaya kadar yürüyüp, sonra dinlenmek için havası, kokusu, tadı, müziği zevkime uyacak bir kahve arayacağım. O başka yere varmak için kat ettiğim yoldan ve sarf ettiğim enerjiden bitap düşmüş, aklıma sokaklarda dolaşmaktan başka bir şey gelmediği için çok üşümüş ve bütçemin kısıtlı yapısından dolayı kaldığım floresan ışıklı, penceresiz otel odamda ısınmak/dinlenmek konusunda isteksiz olacağım.

Ben bunları sayıp dökünce ses susuyor. Şansım varsa bir iki günlüğüne. Sonra müptela misali kanım yine pirelenmeye başlıyor. Sanki daha yeni sayıp dökmemişim, sanki biz bunları defalarca yaşamamışız gibi.

“Bu hafta sonu Kanada’ya kaçsak güzel olmaz mı?”

Gidelim Buralardan Dayanamıyorum hali ben kendimi bildim bileli içimde mevcut. Çocukken bu hal kapıyı çaldığında bisiklete atlayıp adada Dil Burnu’na gider gelirdim. Tek başına hareket alanımın iskele ve ev arasında sınırlı tutulduğu o zamanlarda, gizlice Dil’e gidip gelmenin heyecanı pirelenen kanımı dindirmeye yeterdi.

Bu hal ortaokuldayken istikametini bilmediğim belediye otobüslerine atlayarak rastgele indiğim İstanbul semtlerinde dolaşma biçimine büründü. Gayrettepe-Nişantaşı-Levent-Taksim AKM dörtgeninden çıkıp Tünel, Karaköy, Eminönü, Haliç civarını keşfetmem bu sayede oldu.  Derken ilk arabam geldi, sınırlar genişledi. İstanbul’un her iki yakasından yukarı Karadeniz’e çıkmalar başladı. Bir defasında arabayı, ertesi pazartesi okulda olmam gerektiğini bile bile, bir cuma akşamı Antalya’ya sürmeye bile kalkıştım. Neyse kanımdaki pire Adapazarı civarında duruldu da, oradan geri döndüm.

Bu hep tek başıma atıldığım maceraların insanlardan habersiz gerçekleşmesi de önemli bir özellikleri. Hesap sorarlar endişesi ile ev arkadaşlarıma bile çaktırmadan, süzülerek evden çıktığım çok oldu.  Dolayısıyla kimseler bilmedi bu yolculukları.

Bu hal size yabancı ise, nasıl bir illet olduğundan habersiz, hatta bir ihtimal özenerek okuyorsunuzdur bu satırları; halbuki uyuşturucu bağımlılığı gibi bir şey. İnsanın kanına girmeye görsün, yola çıkana kadar bir daha rahat yok. Vız vız vız.

Yaş ilerledikçe seçenekler yelpazesi de genişlediğinden, iş komşu ülkelere gitmeye kadar vardı. Tayland’da yaşadığım yıllarda, hafta sonu Bangkok gezileri, başkent kesmezse komşu ülke Laos’un insana emdiği sütü burnundan getirten otobüsleri ile uzak köylerine ve hep derine daha derine… Kırıp dizimi İstanbul’da kalmaya karar verdiğim geçen yaz, ucuz bilet buldum diye atlayıp iki günlüğüne Londra’ya kaçmalar, kuzenim hafta sonu için arabasını ödünç verdi diye acele o arabayı Portland’dan Seattle’a sürmeler ve daha neler neler….

Peki, kimselere hesap vermeden süzülüp gittiğim o başka yere varınca ne oluyor?

Hep aynı şey.

Bir kere günlerce ve günlerce o başka yerin hayalleri ile kanımı fokur fokur kaynatmış, özgürlük vaatleri ile başımı döndürmüş o ses sus pus oluyor. Ben kendi sessizliğimde, artık varmış olduğum o başka ülkenin bana yabancı şehrinde kalacak bir yer aramaya başlıyorum. Bu yaşımda hâlâ üniversite öğrencisi bütçesi ile geçindiğimden, ya bir hostel koğuşuna ya da sevimsiz bir otel odasına kapağı atıyorum.

Yerleşip de kendimi sokağa attığımda, işte tam o zaman KOCCA bir boşluk GÜM diye suratıma çarpıyor. Kanımdaki pire doymuş olduğundan, artık neden o yabancı memleketin bilmediğim sokaklarında dolaştığıma dair kendime verecek tatminkâr cevabı da bulamıyorum. Ve işte her defasında “ne işim var benim burada?” diye -içimden- haykırdığım o an geliyor.

Sonrası daha da acıklı. Eve dönmek istiyorum. Veya yanımda bir dost olsun. Bunca masraf, bunca yorgunluk… Ne işim var benim burada, tek başıma? On altı yaşımın melankolisinde tekrar tekrar dinlediğim bir Zuhal Olcay şarkısı derdi ki, “Yalnızlığım… yaşamak zorunda olduğum beraberliğimsin.”  Maceranın bu noktasında dudaklarım ister istemez o eski melodiye, içim de on altı yaşımın melankolisine dönüyor.

Son seferde, temmuz ortasında bile serin; meydanları, metroları tıklım tıklım Londra’da yığıldığım -affedersiniz- bir Starbucks koltuğunda ant içtim. Defterime de yazdım. Bir daha yalnız yola çıkmayacağım. İnsanın kendi kendini motive etmeye çalışmasının çok yorucu bir tarafı var. Ve ne yapıyorum dersiniz o başka şehre gelince? Sokaklarda yürümekten yorulunca bir kafede oturup kitap okuyor, yazı yazıyor, hava kararınca yatıp, gün doğarken sevimsiz odamın, eşyalarını kenara ittiğim bir köşesinde yoga… Yani Portland’da, İstanbul’da, Nong Khai’de, yuvamın bulunduğu memlekette bir gün içinde neler yapıyorsam tıpatıp aynılarını.

Neden teperim ben o zaman onca yolu? Bilmiyorum.

O ses kaybolduğunda, bana yolunu kaybetmiş huzursuzluğum kalır. Kendimi bitap düşmüş ve hüsran dolu hissederim. O ses bana yolun sonunda coşkulu, yeni bir gerçek bulacağımı vaat etmemiş miydi? Şu yeni yer, bütün merakımı tatmin edecekti hani, ne oldu peki?

Şimdi anlıyorum, bütün o küçük maceraların dibinde, beni bekleyen bir sürü endişe varmış meğer. O bilinmeze bir varabilsem, bu huzursuzluktan kurtulacaktım belki.

Nedir bu huzursuzluk hissi peki? Sekiz yaşındayken adada Dil’e giderken de böyle mi hissederdim? Eski İstanbul’un dar sokaklarını arşınlarken bu his izler miydi beni? Sanki o yolculuklar sırasında neşe ve heyecan kaplardı içimi. O zaman, maceralar huzursuzluktan kaçış değil kendimi keşfetme yoluydu benim için. Her gezi, içime bir yolculuktu.

Sonra bir şeyler değişti. Kendimi kıpır kıpır, çırpınırken buldum. Bütün gezi, bir ideali; eski maceralarımdan aklımda kalan o sükûnet duygusunu yakalama telaşıyla  doldu. O ideal bir kere aklıma düşmeye görsün, yaşadıklarımla o anda kalmak yerine, her şeyi onunla kıyaslamaya başladım. Çocuksu merak, varma hırsına bıraktı yerini. Yaşadıklarımın, kendiliğinden oluşmasını ve dönüşmesini izleyip araştırmaktan vaz geçtim. O kendimi kurtarmaya çalıştığım huzursuzluk duygusu, çocuksu merakımın sonu demek olabilir miydi? Maceralar sürüyordu ama iç yolculuğum sona ermişti.

Acaba büyüyüp hayata ve sunduğu harikalara duyarsızlaşmak böyle bir şey mi?

Biliyorum, merakım dinmedi. Hâlâ sürüyor öğrenme isteğim… Bilinmeze olan merak ve özlem çocukluğumdan beri aklımı başımdan aldı. Bilinmezde özgürlüğü aradım. Dahası özgürlüğün bilinmezde gizli olduğunu sandım. Uzak diyarlara gidersem içim huzur dolacak diye düşündüm. Yuvamı bulacağım bir uzak memlekette. Bulamadım. Bana özgürlük vaat eden o ses yolun sonunda hep sustu. Yolculuğun benden öteye değil, benden içeri yapıldığını bir türlü anlayamadım.

Oysa, bir yanım ta başından beri bu gerçeği biliyordu

Annem Mavi Orman diye bir kitap okurdu bana uyumadan önce. Masalın kahramanı Yörük Tavşan evini, ailesini, köyünü ardında bırakarak çok merak ettiği Mavi Orman’ı aramaya çıkar. Bin bir maceranın ardından, nihayet, sora sora Mavi Orman’ın yolunu bulur. Heyecan içinde hedefine yaklaşırken başını kaldırır bakar. Bir de ne görsün! Meğer Mavi Orman terk edip gittiği köyünün ta kendisi imiş!

Annem okurken gıkımı çıkarmadan dinlediğim bu masalı, uykudan önce kitaplarını artık kendi kendime okuduğum yaşlarımda yeniden elime aldım. Bittiğinde, yorganı başıma çekip sessiz sessiz ağladığımı hatırlıyorum.

Heyecan içinde beklediğim Mavi Orman’ın, Yörük’ün köyünden başka bir yer çıkmamasının çocuk kalbimde yarattığı hayal kırıklığından mı…

Yoksa;
Uzak diyarların hayalleri ile süslediğim geleceğimin ve kendi kaderimin Yörük Tavşan’ınkinden farklı yazılmadığını daha o yaştan sezdiğim için mi ağlıyordum, bilmiyorum.

Bu akşam Kanada’da değil de odamın sükûnetinde oturuyor olmanın içime yaydığı huzur ve tatmin belki de artık Mavi Orman’ı bulduğumu düşündürtüyor bana.

KD © 2014 Her hakkı saklıdır. Sitedeki yazılar izinsiz ve kaynak belirtmeden başka yerde yayımlanamaz. Sadece dergiye link vererek paylaşım yapabilirsiniz.

KEDİTÖR
HOMO NOVUS
BERABER BÜYÜYELİM
YOGA YOLU
Psiko Kinesiyoloji
KURALDIŞI DÜNYASI
İLUGA
ACİL SERVİS
  • fark et fark et nereye kadar

    Aynalar tutuluyor bize, fark ediyoruz, kişisel gelişim eğitimlerine katılıyoruz yine fark ediyoruz. Ancak tüm bunları fark ettikten sonra kendimizi nasıl değiştireceğiz?

  • o kadından intikam almak istiyorum

    O kadına benimle birlikte olduğunu söyleyip intikam almak istiyorum ama yine de rahatlayamayacağımı biliyorum. Bu döngüden nasıl çıkacağımı bilmiyorum.

Arbeit macht frei…?

1870’lerde bir kitap başlığı olarak kullanılmış bu söz 1930’larda Naziler tarafından derince içselleştirilen bir slogana dönüşmüş. Birçok toplama kampının girişinde yer alıyor: Çalışmak özgürleştirir!  >>




Şifremi Unuttum



Üye Ol