Bana Çocuğunu Söyle Sana Kim Olduğunu Söyleyeyim

Nisan 2011

Dilek Kökter  kim (kim)

30 Temmuz 1967’de ikinci çocuk olarak İstanbul’da hayata merhaba dedi. Değişimin hayatın ta kendisi olduğunu ve her problemin içinde şifalandırıcı bir fırsat gizlendiğini deneyimle öğrendi.

Bitmek tükenmek bilmeyen merak duygusu ve öğrenme açlığı ona hayatında hep yeni kapılar açtı. İnsan psikolojisine ve hayatın mucizesine duyduğu merak ergen yaşlarında başladı.

Kitap okumayı seven, belgesel izlemeye bayılan, dansla kendinden geçen, hayatın coşkusuyla hüznüyle en iyi öğretmen olduğunu bilen ve olumlu düşüncenin gücüne inanan biri olarak tanımlıyor kendini.

Yaşam Okulu sürecinde yüklerinden özgürleşmeyi, yazmaya olan ilgisini ve yazı yazmanın ne kadar şifa verici bir “ilaç” olduğunu keşfetti.

Kendini tanıma yolculuğunda keyifle yürümeye devam ediyor.

yorum (1) gönder Sep Icon yazdır

İlişkiler hayatımızın olmazsa olmazı. Kendimizi tanımak istiyorsak ilişkilerimize daha yakından bakmakta fayda var. Nasıl ki kendimizi ancak aynaya baktığımızda görebiliyorsak, davranış alışkanlıklarımızı ve bilinçaltı inançlarımızı da ilişkide olduğumuz insanlara bakarak görebiliyoruz.

En yakın ilişkide olduğumuz insanlar bize bizimle ilgili en fazla ipucu verenler. Ne var ki ilişkiler deyince çok azımızın aklına çocuğumuzla olan ilişkimiz geliyor. Eğer bakış açımızı genişletebilirsek, egomuzu bir anlığına da olsa bir kenara koyabilirsek, onlardan kendi hakkımızda öğreneceğimiz o kadar çok şey var ki. Tam, “Bana çocuğunu söyle sana kim olduğunu söyleyeyim” durumu.

Ego dediğimiz öyle bir şey ki, yeri geliyor çocuğumuzun yaşadığı/yaşattığı sorunları bile kendimizden bağımsız görmeyi seçebiliyoruz. Sanki o, hiç anne babasının etkisinde kalmadan tüm kötü alışkanlıklarını ve sorunlarını adresi belli olmayan bir yerlerden almış ve şimdi de anne babasını bu sorunlarla bunaltmaktan zevk alıyor gibi bir hissiyata bile kapılıyoruz bazı zamanlarda.

Oysa yediği önünde yemediği arkasındadır bize göre, neden bu kadar sorun çıkardığına bir türlü anlam veremeyiz.

O anda sonuca (soruna) odaklıyızdır ve süreci (çocuğun içine doğduğu ortamı) görmezden geliriz.

Çocuğun sorunlarında bizim bir payımız “olmadığına” göre yaşanan her sorunda çocuğu bir psikologa götürüp “tedavi” ettirmeye girişiriz.

Yakın çevremde de gözlemliyorum, aileler artık neredeyse çocuğun doğumu ile birlikte bir çocuk psikologunun kapısını aşındırmaya başlıyor.

Bu bir duyarlılık mı? Evet! Ama eksik bir duyarlılık!

Çocuk için psikolojik destek almak elbette yararlı, ancak çocuğun içine düştüğü durumu acaba çocuk gerçekten tek başına mı yarattı? Destek alması gereken gerçekten de sadece çocuk mu?

O anne babasının davranışlarından ve hayata bakış açısından etkilenmeden mi büyüdü? O bütün bu sorunlarını tek başına mı yarattı ki, şimdi sadece onun alacağı psikolojik destekle bir iyileşme beklentisine giriyoruz?

Bir çocuğun hayatta kalma becerisini nasıl geliştirdiğini gözlemlemek için doğadaki hayvanlara bakmamız yeterli. Onlar da davranış alışkanlıklarını ebeveynlerinden öğreniyorlar. Bir belgeselde hiç sebepsiz yere diğer hayvanlara zarar veren bir grup fille ilgili bir araştırma izlemiştim. Uzun süren bu araştırma sonucunda ortaya çıkan netice çok çarpıcıydı!

Uzmanlar fillerin neslini korumak için bir grup fili yıllar önce Afrika’nın güvenli bir bölgesine nakletmişlerdi. Ancak o yıllarda yetişkin filleri taşıyabilecekleri teknolojik imkânlardan yoksun oldukları için sadece yavru filleri nakledebilmişlerdi. Sağlıklı rol modeli olmadan büyüyen filler doğada karşı karşıya kaldıkları tehlikelerle başa çıkabilmek için agresif davranışlar edinmişlerdi ve bu davranışlarla hayatlarını sürdürür olmuşlardı. Çünkü onların sağlıklı rol modelleri eksikti!

Ben de zamanında “duyarlı” bir anne kimliği ile birçok psikologun kapısını çaldım. “Duyarlı” bir anne olarak oğlumu seans saati bitimine kadar dışarıda bekledim. Ne de olsa sorunu olan oydu, ben değil!

Çocuklarımız bizi modelleyerek büyüyor, istesek de istemesek de!

Çocuğumuzda tepki duyduğumuz herhangi bir davranışa daha yakından bakmakta fayda var çünkü orada yadsıdığımız kendi davranışımızı göreceğimizden emin olabilirsiniz. Yani ne yaparsak yapalım, gerçek anlamda bir çözüm istiyorsak, önce kendi içimize bakmakta fayda var. İçeride ne varsa dışarıda da o var, bende ne varsa çocuğumda da o var.

Örneğin onaylamayacağımız istekleri çocuğumuz bizi suçlu hissettirerek kabul ettirmeye çalışıyorsa bir anlığına duralım ve düşünelim. Acaba geçmişte ona kaç defa sırf suçluluk duygusundan kurtulmak için zaman ayırdık ya da bir oyuncak aldık? Kaç defa ona, suçlu hissettiğimiz zamanlarda “telafi amaçlı” ihtiyacı olmayan ama istediği şeyleri verdik? Farkında olmadan ona “yeterince suçlu hissedersem sana istediğin şeyi düşünmeden veririm” mesajı verdik? Ya da kaç defa onun biraz destekle aşabileceği bir sorunu onun yerine biz halettik? Sırf o bizim çektiğimiz sıkıntıları yaşamasın diye, bizden daha rahat bir çocukluğu olsun diye… Şimdi ise sırf büyüdüğü için ondan sorumluluk almasını bekliyoruz.

On dokuz yaşında bir ergen annesi olarak sıkça çocuğumun davranışından kendi bilinçaltı kalıplarımı keşfetme imkânı buluyorum ve bunun için ona şükran duyuyorum.

Çocukları henüz ufak olan anne babaların “Ah bir büyüse de şu sorunlar bitse” sözlerini duyduğumda, on dokuz yaşında bir erkek çocuk annesi olarak ister istemez gülümsüyorum. Gülümsüyorum çünkü ben de yıllar önce aynı şeyleri söyledim!

Kendimize sıkça hatırlatmamız gereken şey çocuğumuzun değerlilik ve yeterlilik duygusunun dokuz aylık ana rahmi döneminde ve 0-6 yaş döneminde oluştuğu gerçeği. Ve bu gerçek bizim kendi değerlilik ve yeterlilik duygumuz için de geçerli.

Bizde ne varsa çocuğumuz da onu öğreniyor.

Ona bıraktığımız miras sahip olduklarımızla sınırlı!

KD © 2011 Her hakkı saklıdır. Sitedeki yazılar izinsiz ve kaynak belirtmeden başka yerde yayımlanamaz. Ancak yazıları yazar ismi ve kaynak belirterek ya da dergiye link vererek paylaşabilirsiniz.

KEDİTÖR
HOMO NOVUS
BERABER BÜYÜYELİM
YOGA YOLU
Psiko Kinesiyoloji
KURALDIŞI DÜNYASI
İLUGA
ACİL SERVİS

karbonhidratlı yiyecekler yenilirken uyulacak ilkeler

Hipokrat, yiyeceklerin ilaçlarımız olması gerektiğini söylemiştir. Bu düşünceyi hayatımıza uygulamak için yemek yeme alışkanlıklarımızı değiştirmemiz ve belli ilkelere uymaya başlamamız gerekir. Karbonhidratlı besinler yerken her defasında bir çeşit karbonhidrat yiyin. Çeşitli nişasta türlerini karıştırmak iştah açar ve aşırı yememize neden olur.  >>

  • menopozun etkisiyle devamlı kilo alıyorum

    51 yaşındayım ve son senelerde menopozun da etkisiyle sanırım devamlı kilo alıyorum. Nerede hata yapıyorum acaba?

  • sırf bana inat başkasıyla evlendi

    Beni çok seven bir erkekle sırf ailem uygun görmediği için evlenmedim, o da bana inat başkasıyla evlendi. Bu pişmanlıktan kendimi nasıl kurtarabilirim? Artık kendi hayatımı yaşamak istiyorum, onları değil.

14 mayıs haftası burç yorumları

Güneş-Jüpiter kavuşumu hafta sonuna kadar toprak grubu burçlara (Boğa, Başak, Oğlak) mutluluk verecek ancak Boğaların ayaklarının altında hâlâ muz kabuğu var. Merkür-Mars-Plüton arasındaki işbirliği hafta ortasına kadar devam edecek. Hafta ortasında hızlı planet Merkür sahneden çekilecek ve güç birliğine Mars ile Plüton devam edecek. Mars ile Plüton’un işbirliği kariyer, sağlık, iş dünyası alanlarında büyük başarı ve destek sağlayacak.  >>

Ayrılıklar sevdaya dâhil mi?

Eski sevgilinizle görüşüyor musunuz? Ya da hiç gitmesini istemediğiniz sevdiğiniz bir gün sizi terk etse içiniz yine de sevgiyle dolu olabilir mi?  >>




Şifremi Unuttum



Üye Ol