HAVUZA BİR DAMLA

Eylül 2011

Defne Suman  kim (kim)

2003 yılından beri dört kıtada seyahat ederek yoga öğreniyor, öğrendiğini öğretiyor ve yogalı hayatını yazarak yaşıyor. Yoganın peşinde gezerken çok yer gördü ama esas keşfi iç dünyasının derin -bazen karanlık- köşeleri oldu. Hayatının farklı alanlarında, kendisi ve diğer insanlarla ilişkileri, yazıları ve derslerinde halen öğrenmekte olduğu yoga ilmi ile felsefesini deneyimleyip uygulamayı sürdürüyor.

Hakkında pek az şey bildiği yoga ile Tayland’ın Nong Khai kentinde tanıştı. Boğaziçi Üniversitesi’nde Sosyololji Yüksek Lisans programından yeni mezun olmuş, dünyayı gezmeye çıkmıştı. Ufukta doktora görünüyordu. Hayatında milat olarak gördüğü bu karşılaşmadan sonra yoga hayatının eksenine yerleşti ve o bir daha (eski) kendisine gelemedi!

Tayland’daki hocalarının gözetiminde yoga eğitimini sürdürmek için sonraki iki yılı Nong Khai’de geçirdi. Budizm, Vedik felsefe ve Hatha Yoga’ya dair okumaya da o sırada başladı. Hindistan’da bir aşramda, Kuzey Tayland’da Vippasana tarzı meditasyonun öğretildiği Budist manastırlarında kaldı.

2005 yazında yoganın sandığından çok daha derin bir hayat tecrübesi olduğunu anladı. 2007 yılında Shadow Yoga’nın yaratıcısı Zhander Remete ile tanıştı. Tekrarı kolay, sade hareketlerden oluşan bu stil, barındırdığı kişisel dönüşüm potansiyeli ile onu en çok etkileyen yoga ekolü oldu

Hayatı İstanbul, Atina ve Portland Oregon hattında gidip gelerek geçiyor. Üç şehirde de sevdiği dostları, ailesi ve hayatına anlam katan öğrencileri var.

Şubat 2011′de ilk kitabı Mavi Orman Kuraldışı Yayınları’ndan çıktı.

 

yorum (0) gönder Sep Icon yazdır

Sık sık aynı rüyayı görüyorum.

Bir gece vakti iyi ışıklandırılmış, bomboş ve ıslak bir şehirlerarası yolda arabada gidiyorum. Çok gelişmiş bir karayolu sistemi. Köprülerden, viyadüklerden, birbirine bağlanan karmakarışık kavşaklardan geçiyoruz. Nadiren yanımda biri oluyor. Bir ihtimal babam. Trene, gemiye veya uçağa biniyoruz. Kaçıyoruz bir şeylerden. Bir yeri terk ediyoruz. Yolculuğun sonunda hep aynı yere varıyorum. Parke taşlı dar sokakları olan bir şehir. Rüyamda orayı çok iyi tanıyorum. Bildik sokaklarında yürüyüp, birilerinin kapılarını çalıyorum. Onca kaçışın sonunda o yerde kendimi güvende hissediyorum.

Artık bu rüyaya öyle alıştım ki, başladığında hep seyrettiğim bir dizinin yeni bölümü başlayacakmış gibi gevşiyorum. Heyecan, endişe, merak duyguları elbette zihnimden gelip geçiyor. Fakat biliyorum ki kendimi sıktığım anda rüyadan çıkacağım. Gevşedikçe rüya renkleniyor, bilmediğim bölümlerine doğru açılıyor.

O rüyadan geçtiğim gecelerin sabahında bir uyanıyorum ilham perisi omuz başımda. Sayfalar dolusu fikir ve hikâye bir pınardan şakır şakır yağıyor. Durun iki dakika, işlerimi bitireyim, epostalarıma bakayım diyecek olursam damlalar saçıldığı yerde eriyip gidiyor. Hemen bir kahveye kapağı atıp yazmaya başlarsam dökülenleri eteğimde toparlayabiliyorum.

Nereden geliyor bu güç? İlham perisini deliğinden çıkaran şey ne? O rüya ile ne ilgisi var?

Yazar Brenda Ueland’a soracak olursanız, ilham perisi tek başımıza geçirdiğimiz boş zamanlarımızdan besleniyor. Parkta veya sahilde yürüyüşe çıktığımızda, uzun yolda araba kullandığımızda, denizde yüzerken, yani bir amaca doğru koşturmadan yaptığımız işler sırasında uyanıyor. Uyanır uyanmaz deliğinden fırlamıyor ama. Biraz geriniyor, mırıldanıyor, sağa sola dönüyor. Sonra günümüzün ortasında bir anda, biz bulaşık yıkar veya ağır ağır bir tost ekmeğini çiğnerken birden penceremize tık tıklıyor.

“Hazırlıksız yakalanmamak için en iyisi” diyor Ueland, “siz her gün masanın başına geçin, o gelsin gelmesin ilham perisini bekleyin. Belki bazen bir saat boyunca pencereden dışarı bakarak saçlarınızı çekiştireceksiniz ve parmaklarınızın ucundan tek kelime bile dökülmeyecek. Olsun” diyor. “Siz yine de oturun masanın başında. Yarın yine tek başınıza bir şeyler yapın, gevşek, serbest, amaçsız olsun yaptığınız şey. Sonra yine masanın başına geçin ve bekleyin. Durun. Çay kahve için yerinizden kalkmayın. Dikkatinizi cezp edecek başka bir yerlere gitmeyin. Bekleyin. İlham perisi er ya da geç deliğinden çıkacaktır.”
***

Ben her gün öğleden sonraları bilgisayarımı alıp bir kahveye gidiyorum. İlk kahvemi ısmarladıktan sonra bir saat boyunca yerimden kalkmadan ekrana bakıyorum. Modemi de kapatıyorum ki internette kaybolmayayım. Bu aralar en sevdiğim kahve bir kitapçının içinde. Koridorlar dolusu kitabın ortasında oturup düşünüyorum. Ne çok kitap yazılmış dünyada! Etrafımda gördüğüm kadar olsa yine iyi; bunların yüz katı, bin katı kadar kitap yazılmış dünyada.

Nasıl oluyor? Nereden geliyor bu güç? Bu pınarın kaynağı nerede?

Bir diğer yazar Dorothea Brande’e göre yaratıcılık insanın tabiatında var. Yani yeteneksiz insan diye bir şey yok. Yaşamı, âlemi, kendimizi ve diğer insanları algılama biçimimiz genetik kodumuz kadar bize özel, o kadar orijinal. Yaşamın her anı içimizde izler, izlenimler bırakıyor. Bu izleminler sadece bize has. Sizden başka kimse dünyayı sizin algıladığınız gibi algılamıyor. Bunu çocukken daha iyi biliyor, daha kolay ifade edebiliyorduk. Sonra genel geçer beylik izlenimler kabuğumuzu oluşturdu ama biraz kazırsanız yine o sadece size has olan taze katmanı bulabilirsiniz.

Brande diyor ki; “Yaratıcılık, orijinal benliğimizin ifadesini insanlığın ortak tecrübe havuzuna aktarmaktır.”

Ve fakat ne kadar azımız yaratıcı gücümüz ile bağ kurabiliyoruz? Vaktimiz yok veya yeteneğimiz olmadığını düşünüyoruz. Yaratıcılık sadece sanatçılara has bir şey zannediyoruz. Oysa her birimizin dünyası ne kadar orijinal. Ben arkadaşlarımın, annemin, babamın akıl yürütme biçimlerini, hangi duygusal çemberlerden geçtiklerini ve yaşadıklarının iç dünyalarından yarattığı izlenimleri hep merak ediyorum. Bir insanı sahiden tanımak için onun hikâyesini duyabilmeliyim diye düşünüyorum.

Her birimizin bir hikâyesi var. Onu hangi aracı kullanarak anlattığınızın önemi yok. Kendinizi hiçbir aracı kullanamayacak kadar yeteneksiz mi hissediyorsunuz? Ben diyorum ki sadece yaratıcı gücünüzden bihabersiniz. Ya da cesaretiniz kırılmış. Ana babalar, okul sistemi, eleştirmenler ve eşler cesaret kırma yarışında birbirlerini sollamış olabilirler. Fark etmez. Sizin dünyaya bakışınız hâlâ size has, hâlâ orijinal. Sizden bir tane daha yok. Orijinal, değerli ve teksiniz. Dünyaya insanlık halinizi sunabilirsiniz.

Yıllar yıllar önce, Pınar Kür’ün ders verdiği bir yazı atölyesi için bir hikâye yazmıştım. Takip eden yaz o hikâye arkadaşlarımın arasında elden ele dolaştı. Okuyanların bazıları beğendi, bazıları hayal kırıklığına uğradı. Arkadaşlarımdan biri hikâyeyi “iğrenç” bulduğunu söyledi. Sesim titreyerek neresini iğrenç bulduğunu sordum. “Derinliğini” dedi. Bu yoruma öyle bozulmuştum, cesaretim öyle bir kırılmıştı ki sonraki on yıl boyunca günlüğümden başka yere yazamadım.

Sivri dilli arkadaşımın ne demek istediğini şimdi anlıyorum. Aslında o zaman da anlamıştım ve arkadaşım haklıydı. O yüzden o kadar bozulmuştum zaten. Hikâye, olması gerekeni anlatıyordu, olanı değil. Benim orijinal insanlık halimi değil, iyi hikâye böyle olur görüşümü yansıtıyordu. İnsanlığın ortak tecrübe havuzuna benden bir damla sunamıyordu. Ben yoktum çünkü orada. Genel geçer, beylik izlenimlerden oluşan kabuk vardı. Ve bu yüzden hikâye kötü idi. (iğrenç de değildi ama.)
***

O rüyayı gördüğüm gecelerde, rüyanın devamı gelince gevşiyorum dedim ya, yaratmak da öyle bir süreç. Gevşedikçe, yumuşadıkça ilham perisinin yolu açılıyor. İyi bir şey çıksın diye sıktıkça, nasıl ki rüya bitiriyor, yaratıcılık pınarı da kuruyor. Ortaya kabuk izlenimlerden oluşan bir dolu cümle çıkıyor. O cümleler hem okuyucu için sıkıcı hem de yazarı doyurmuyor.

Sanat veya edebiyat, samimiyet ve sahicilikten yoksun kaldığında gücünü yitiriyor. Bu ikiliyi birleştirdiğimizde ise, iyi bir eser çıkıyor ortaya! Bütün mistik gelenekler insanın Yaradan’ın suretinde, onun aynası olarak yaratıldığını söylerler. Bir yazıyı bitirip de arkamıza yaslandığımızda içimize yayılan o his, hani sanki dünyaya sadece bu işi yapmaya gelmişiz ve artık ardımıza bakmadan gidebiliriz hissi, zannedersem Yaradan ile bir olmanın tatmini!

KD © 2011 Her hakkı saklıdır. Sitedeki yazılar izinsiz ve kaynak belirtmeden başka yerde yayımlanamaz. Ancak yazıları yazar ismi ve kaynak belirterek ya da dergiye link vererek paylaşabilirsiniz.

KEDİTÖR
HOMO NOVUS
BERABER BÜYÜYELİM
YOGA YOLU
Psiko Kinesiyoloji
KURALDIŞI DÜNYASI
İLUGA
ACİL SERVİS

karbonhidratlı yiyecekler yenilirken uyulacak ilkeler

Hipokrat, yiyeceklerin ilaçlarımız olması gerektiğini söylemiştir. Bu düşünceyi hayatımıza uygulamak için yemek yeme alışkanlıklarımızı değiştirmemiz ve belli ilkelere uymaya başlamamız gerekir. Karbonhidratlı besinler yerken her defasında bir çeşit karbonhidrat yiyin. Çeşitli nişasta türlerini karıştırmak iştah açar ve aşırı yememize neden olur.  >>

  • menopozun etkisiyle devamlı kilo alıyorum

    51 yaşındayım ve son senelerde menopozun da etkisiyle sanırım devamlı kilo alıyorum. Nerede hata yapıyorum acaba?

  • sırf bana inat başkasıyla evlendi

    Beni çok seven bir erkekle sırf ailem uygun görmediği için evlenmedim, o da bana inat başkasıyla evlendi. Bu pişmanlıktan kendimi nasıl kurtarabilirim? Artık kendi hayatımı yaşamak istiyorum, onları değil.

14 mayıs haftası burç yorumları

Güneş-Jüpiter kavuşumu hafta sonuna kadar toprak grubu burçlara (Boğa, Başak, Oğlak) mutluluk verecek ancak Boğaların ayaklarının altında hâlâ muz kabuğu var. Merkür-Mars-Plüton arasındaki işbirliği hafta ortasına kadar devam edecek. Hafta ortasında hızlı planet Merkür sahneden çekilecek ve güç birliğine Mars ile Plüton devam edecek. Mars ile Plüton’un işbirliği kariyer, sağlık, iş dünyası alanlarında büyük başarı ve destek sağlayacak.  >>

Ayrılıklar sevdaya dâhil mi?

Eski sevgilinizle görüşüyor musunuz? Ya da hiç gitmesini istemediğiniz sevdiğiniz bir gün sizi terk etse içiniz yine de sevgiyle dolu olabilir mi?  >>




Şifremi Unuttum



Üye Ol