Eylül 2011
İpek Hanım Çiftliği
www.ipekhanim.com
Organik, ekolojik, doğal, natürel sözcüklerinin bu kadar popüler olmadığı yıllarda başlamıştı etiket okuma takıntım. Kendi gıdamı kendim üretmeye başlamadan önce neredeyse on yıl boyunca eve giren her şeyin etiketini okuyup araştırdım. Sordum soruşturdum. Öğrenebildiğim her şeyi öğrendim.
Annemden geçen genetik bir miras sanırım bu. 82 yaşında olmasına karşın 20′li yaşların fiziki kondisyonu ile yaşayan tuhaf bir kadındır. Bu yaşına kadar elinde bir kez olsun pide, lahmacun, ekmekkadayıfı ya da Coca Cola şişesi görmedim. Gençliğinde bir kez gazoz içmiş sanırım. Hâlâ tadının ne kadar “kanserojen” olduğunu anlatır durur. Mutfağına girip buzdolabını açın, limon suyuna yatırılmış çiğ balıklar, sebzelerin haşlama suyunu doldurup soğuttuğu şişeler…
İşte bu genetik miras nedeniyle ne zaman İpek’in ya da Can’ın elinde ambalajlı bir abur cubur görsem kıyameti koparır, savaş çıkarırım evde. Gıda boyaları, aromalar, E serisi kimyasallar…
Tehlikenin sadece bunlarda olmadığını tarımın içine girince anladım.
Mesela şu organik çilekler… O kadar çok sorup isteyen oldu ki; gönderemedim. Çünkü yok.
Genelde Bursa’da bulunur organik çilek sertifikası almış üreticiler. Yöntem hep aynı: Ellenmemiş temiz bir bahçeye yirmi otuz fide dikerler. Bu fideler dikildikten sonra sertifika kuruluşlarından birini çağırırlar. Numune alınır, kontrol laboratuarına gider, haliyle sağlıklı çıkar. Yüklüce bir ödeme de yapıldıktan sonra sertifika ellerine geçti işte. Artık kim tutar sizi!
Önce gidip bir organik pazara kaydınızı yaptırın ya da son zamanlarda pıtrak gibi çoğalmış organik ürün dükkânlarından biri ile anlaşın. Sonra doğru Bursa Hali’ne! Doldurun bir kamyon, yığın organik ürün pazarındaki tezgâha. Bir elinizde üzerinde “Organik Çilek” yazan sertifika var, önünüzde de kasa kasa kırmızı çilek… Alış bir lira, satış beş. Satın satabildiğiniz kadar.
Elinizdeki sertifikada üretimin yapıldığı metrekare ile sattığınız çilek miktarı arasında doğru orantı mantığını kurabilecek bir kurum, kuruluş var mı? Yok. Organik pazarlara gelen maldan numune alarak düzenli olarak kontrol ettiren bir mekanizma? O da yok.
Benim beş kilometre yanımda Türkiye’nin çilek cennetlerinden biri var: Atça… Her gün organik pazarlara kamyonlarla çilek yolluyorlar. Kilosu elli kuruştan. Tek bir üretici görmedim ki yetiştirdiği çilekten bir tane yesin ya da kendi ailesine yedirsin!
Ben çilek yetiştirmeye çalıştım. Azami özen, azami çalışma ile bir dekar yerde elli kilo çıktı. Reçel yaptık. Hepsi bu. Satacak kadar asla üretemiyorum. Gerçek fideler ile kimse üretemez. Buzhanelerde çıtır çıtır ithal fide var. Her yere bu dağılıyor. Hep söyledim, bir kez daha söylüyorum: Çilek yemeyin! Kesinlikle evinize sokmayın!
Türkiye’de gerçek anlamda organik üretim yapan büyük üreticiler var mı? Var. Sadece sipariş üzerine üretim yaparlar ve üretimlerinin tamamını Almanya, Rusya, Hollanda, Belçika ve
İspanya’ya gönderirler. Kotaları doldurabilmek için iç piyasaya bir kilo bile mal vermezler.
Organik pazarların ürünleri nereden geliyor o halde? İki üç çiftlik adı dönüyor piyasada. Oysa organik pazarlarda günlük 65 – 70 ton domates satılıyor mesela sadece. Dedim ya, nereden geliyor? Halden. Yirmi beş kuruşa al, beş liraya sat. Sağ elde sertifika, sol elde domates, çilek…
Tıpkı nar ekşisi meselesinde olduğu gibi.
Bu işi ciddi, layığıyla yapan yok. Bana göre kesinlikle yok. Bazen sohbet ettiğim yakın arkadaşlarıma gösteriyorum. Türkiye’nin en büyük organik ürün satıcılarından birinin internet sitesinde yayımladığı bir sertifika var. Dört yüz metrekare alan için alınmış bu sertifika ile tonlarca mal satıyorlar. Biraz araştırın, kolaylıkla bulursunuz. Organik, natürel, ekolojik, doğal kelimeleri en nefret ettiğim kelimeler oldu sırf bunlar yüzünden. Dürüstlük adına çağrıştırdığı hiçbir şey yok.
Geçen yıl Erzurum’da yapılan Organik Tarım Ürünleri Konferansı’nda tek bir üretici bile olmadığını, sadece yeni kurulacak organik pazarlar için “şu tezgâh senin bu tezgâh benim” kavgası yapan uyanık komisyoncuların olduğunu biliyor muydunuz?
Organik işler bunlar…
KD © 2011 Her hakkı saklıdır. Sitedeki yazılar izinsiz ve kaynak belirtmeden başka yerde yayımlanamaz. Ancak yazıları yazar ismi ve kaynak belirterek ya da dergiye link vererek paylaşabilirsiniz.
karbonhidratlı yiyecekler yenilirken uyulacak ilkeler
Hipokrat, yiyeceklerin ilaçlarımız olması gerektiğini söylemiştir. Bu düşünceyi hayatımıza uygulamak için yemek yeme alışkanlıklarımızı değiştirmemiz ve belli ilkelere uymaya başlamamız gerekir. Karbonhidratlı besinler yerken her defasında bir çeşit karbonhidrat yiyin. Çeşitli nişasta türlerini karıştırmak iştah açar ve aşırı yememize neden olur. >>
menopozun etkisiyle devamlı kilo alıyorum
51 yaşındayım ve son senelerde menopozun da etkisiyle sanırım devamlı kilo alıyorum. Nerede hata yapıyorum acaba?

sırf bana inat başkasıyla evlendi
Beni çok seven bir erkekle sırf ailem uygun görmediği için evlenmedim, o da bana inat başkasıyla evlendi. Bu pişmanlıktan kendimi nasıl kurtarabilirim? Artık kendi hayatımı yaşamak istiyorum, onları değil.

14 mayıs haftası burç yorumları
Güneş-Jüpiter kavuşumu hafta sonuna kadar toprak grubu burçlara (Boğa, Başak, Oğlak) mutluluk verecek ancak Boğaların ayaklarının altında hâlâ muz kabuğu var. Merkür-Mars-Plüton arasındaki işbirliği hafta ortasına kadar devam edecek. Hafta ortasında hızlı planet Merkür sahneden çekilecek ve güç birliğine Mars ile Plüton devam edecek. Mars ile Plüton’un işbirliği kariyer, sağlık, iş dünyası alanlarında büyük başarı ve destek sağlayacak. >>
Eski sevgilinizle görüşüyor musunuz? Ya da hiç gitmesini istemediğiniz sevdiğiniz bir gün sizi terk etse içiniz yine de sevgiyle dolu olabilir mi? >>
Kendisini tanıdığım günden beri zarif internet sitesinde tüm iletişim bilgilerini açık açık yayınlayan Pınar Hanım’a bu sorular acaba bir kez olsun doğrudan sorulmuş mudur diye merak ettim.
Dün kendisine bir mail atarak bunu sordum. Kendisine ne Nilay Hanım diye birinin ulaşıp belge talep ettiğini, ne de Erkan Bey diye birinin ulaşıp havuç tarlalarını görmek istediğini söyledi.
Yaklaşık üç yıldır, kendisine kırktan fazla sipariş vermiş, gelen her kolide sebzeleri mutlulukla koklayarak dolaba yerleştirmiş biri olarak kendisi hakkında yapılan bu karalamaları görünce üzülüyorum. Yıllardır kışları sadece kısacık bir dönemde gönderdiği yapraklı tavşan havuçlarını (kızım böyle diyor onlara) hatırladıkça daha da üzülüyorum. Sahi, nedir bu iftiaların nedeni? Pınar Hanım’ın bir şeyleri açıkça yazarak insanları uyarması mı? Aday olsa hiç süphesiz yılın kadın girişimcisi seçilecek kadar başarılı bir iş ortaya çıkarması mı? Nedendir bizim toplumuzdaki bu genel tavır? Neden o çok bilinen fıkradaki gibi cehennemde sadece Türklerin kazanı başında zebani beklemez?
Ben dün nasıl güvenle kendisini tercih ediyor isem, yarın da kendisini tercih edeceğim. Çevremdeki herkesin tercih etmesi için de çabalayacağım. Bunu her şeyden önce, KADIN odaklı bir işletmeyi desteklemek için yapacağım.
İpek Hanım, yaklaşık yirmi yıldır Nazilli’de yaşıyorum, ben havuç tarlası görmedim, sizin tarlanız nerede merak ettim, öğrenebilir miyim?
pınar hanım nar ekşisindeki olay nedir?
http://www.kuraldisidergi.com/4131/arsizlar-ve-narsiz-nar-eksisi/
Pınar Hanım,
Uzun süredir ekolojik ve organik hareketi hem bir gönüllü hem de bir anne olarak bu işten herhangi bir beklentim olmaksızın takip ediyorum. Yazdığınız bu yazının bu ülkede ekolojik ve organik tarım hareketinin gelişmesi için iyi niyetle çabalayan kişilere ve kurumlara ciddi bir darbe niteliği taşıdığını düşünüyorum. Bu kadar ciddi ve ağır ithamlarda bulunurken bu konuda elinizde bir belge olduğunu düşünerek organik sertifikası olan ancak iddianıza göre tonlarca organik olmayan malı pazara sokan üreticiler ve ekolojik pazarların denetimsizliği ile ilgili belgeleri tarafıma ve kamuoyuna ulaştırmanızı rica ediyorum. Aksi halde herhangi bir belgeye dayanmaksızın yalnızca şahsi ithamlarınız olarak kabul edeceğim bu yazı hakkında gerek şahsım gerekse yazınızdan zarar gören kişiler ve kurumlar adına konunun her türlü takipçisi olacağımı bilmenizi istiyorum.
Saygılarımla
Av. Nilay Koç
Sevgili Nilay Hanım, “Organik tarımı layığıyla yapanlar da var” dememek Pınar Hanım’ın yazısının eksiği, kusuru olmuş, haklısınız. Bu işi gerçekten de bin bir zahmetle yürüten, doğa dostu, insanlık ailesinin yüz akı insanlar var. Erken ölümüyle, tanıyan tanımayan binlerce sevenini yasa boğan Buğday Derneği’nin Viktor’u örneğin onlardan biriydi. Ne ki, avukat unvanınızı belirterek imzaladığınız bu yorumunuzdaki “Belgeleri derhal huzura çıkarın!” tavrı da kendi kusurunu taşıyor. Pul biber diye kiremit tozu, siyah zeytin diye ayakkabı boyası yutturulan bir memlekette Pınar Hanım’ın sözünü ettiği kötüye kullanıma ikna olmak için belgeye mi ihtiyaç duyuyoruz? Hayır. İhtiyacımız, kurunun yanında yaşın da yanmaması; kötünün iyiyi kovmaması; eleştirinin tehdit içermeyip aydınlatıcı olması ve en çok da, sahtekârların, fırsatçıların pazardan çekilip yerini samimi, dürüst, idealist girişimcilerin alması.
Sevgili Keditör,
Avukat unvanım ile yazdığım bu yazı ile belge talep etmem hem mesleki bir alışkanlığım hem de bu derece ağır ithamlar içeren bir yazının belgeye dayanıyor olması gerekliliğini düşünmemdendir. “Kırmızı biberde kiremit tozu” habeleri de medya kuruluşlarının bu işlerin iç yüzünü bilmeden medyada gündem yaratmak ya da günü herhangi bir haberle doldurmak için yapılan sıradan haberler niteliğinde olduğunu düşündürür bana hep. Oysa ki Pınar hanım gibi bu işlerin içinde olan ve Kuraldışı gibi hitap ettiği bilinçli kitleye ulaşan bir organda yazılan yazının daha dikkatle kaleme alınması gerekmekte diye düşünüyorum. Sanıyorum ki güvenilir olduğunu düşündükleri birinin kaleminden çıkan bu yazı organik tarım hareketine zarar verecek şekilde insanların kafasında çok ciddi kuşkulara sebep olacaktır.
Hepimiz inanıyorum ki aynı iyi niyetli amaç için uğraşıyoruz. Organik ve ekolojik tarımın bu ülkede bir yerlere ulaşabilmesi için az çok bu işle uğraşan herkesin birbirine destek olması gerekmekte. Bu yorum ile de amacım kesinlikle zarar vermek değil, dikkat çekmektir. Umarım sizin dışınızda Pınar Hanım da aynı şekilde düşünerek bu yazıya bir açıklama gönderecektir.
Sevgi ve saygılarımla,
Av. Nilay KOÇ
Nilay Hanım,
Ben de bir avukatım, Pınar Hanım’ın bu yazısına ve sizin yorumunuza, olaydan yaklaşık iki ay kadar sonra rastlamış oldum, hâlâ aktif bir konu mu onu bile bilmiyorum. Yorumunuzu dikkatle okuduğumu sanıyorum ama anlayamadığım bir şey var; neyin belgesini istiyorsunuz? Sunulabilecek tek belge, ilgili şirketin organik tarım belgesi olabilir, bunun dışında 400 metrekarelik bir alan için organik sertifikası alan bir firmanın pazara tonlarca mal soktuğu nasıl ispatlanabilir? Resim mi çeksin, videoya mı kaydedilsin pazara ne kadar mal çıktığı? Bu yazıda bahsi geçen yöntemleri sorguladığınız şiddette, organik ürün sertifkalarının gerçekliğini de sorguluyor musunuz? Türkiye’de kurumların işlevlerini yerine getirmediği yönünde neyin belgesini istiyorsunuz? Denetim yapılmadığının belgesi nasıl olabilir? Bilakis, bunu belgeleyecek olan denetimi yapan kurumdur: “Buyrun siz denetim yapmadığımızı iddia ediyorsunuz ama biz her ay, ilgili alanda ne kadar ürün yetiştiğini denetliyoruz” diyecek olan o kurumdan başkası değil. Aynı devlet, güya güzel bir uygulama ile balıkların (lüfer sanırım) belli bir santimetreden küçük olması halinde ihbar edilmesi gibi bir uygulama başlatmış. Dün eşim Migros’taki lüferlerin küçük olduğu gerekçesiyle ilgili hatta şikâyette bulunmuş. Aldığı cevap “En geç 5 gün içinde kotrol edeceğiz” olmuş. Eşim de “5 gün sonra gelecekseniz, boyu küçük olmasından dolayı değil, bayat balık satmaktan ceza kesersiniz” demiş. 5 gün balık mı kalır Allah aşkına standda. Maalesef böyle bir ülkede yaşıyoruz, güya güzel bir düşünce ama uygulama sıfır. Her konuda olduğu gibi. Bir avukat ve anne olarak bildiğiniz üzere; “Yaşları ve medeni halleri ne olursa olsun, 100-150 kadın işçi çalıştırılan işyerlerinde, bir yaşından küçük çocukların bırakılması ve bakılması ve emziren işçilerin çocuklarını emzirmeleri için işveren tarafından, çalışma yerlerinden ayrı ve işyerine en çok 250 metre uzaklıkta bir emzirme odasının kurulması ZORUNLUDUR.” Benim çalıştığım işyerinde 100 kadın işçi var ama kreşimiz yok, denetleyen var mı? Yok. Hamile kadın 7,5 saatten fazla çalıştırılamaz ama ben hamileyken (üstelik avukatım) çalıştırıldım, denetleyen var mı? Yok. Gibi, örnekleri çoğaltmak mümkün ama gerek yok, siz de bu ülkede yaşıyorsanız bütün bunları bildiğinizi varsayıyorum.
Öte yandan merak ettiğim bir diğer husus da şu: Pınar Hanım’dan cevap gelmezse konunun takipçisi olacağınızı söylemişsiniz (yazıda bahsi geçen şirketler adına da) ve gördüğüm kadarıyla size bir cevap gelmemiş, ne yaptınız takipçi olmak adına?
Sevgili doğa dostu arkadaşlar, ben Bahçeşehir’de yaşıyorum. Tamam havası temiz, sakin bir yer ama gıda güvenliğimiz var mı derseniz, bilemiyorum. Ben de gıdaların içindekiler etiketine bakarak, E300′ler varsa rafa bırakan bir anne oldum, iki kızım da kola/gazoz pek sevmdiler, hâlâ pek içmezler. Kendi pazarımız yerine Çatalca’dan mal gelen Beylikdüzü (Beygah) pazarından alışveriş yaparız. Migros’ta bizi organik reyon karşılar. Görevli, ürünlerin sertifikalı olduğunu belirtince getir bakiim dedim, yedi dosya getirdi, Nazilli de var, Bursa da, İzmir de ve birçok yer. Bunlar denetleniyor mu, dedim, efendim Sağlık Bakanlığı onaylı firmalar bunlar diyor. Sağlık Bakanlığından gelip numune alıyorlar mı ki, sanmıyorum, aşı konusundaki tutumdan sonra gel de güven. Bizim, dedim, Sağlık bBakanlığına karşı bile kendimizi korumamız gerek. Biz de beş yıl önce Çatalca’daki altı dönümlük kendi tarlamızda saf eko tarım yaptık, kendimize yetecek kadar. Çileklerin ve domateslerin tadını unutamıyoruz. Şimdi yediklerimizde tarım ilacı varsa hemen tükürüyorum, hassas oluyor insan. Bir de buna geçirdiğim akciğer kanserinin de etkisi var. Kemoterapide duyarlılığınız artıyor, burun ve tat alma müthiş hassas oluyor. Bu açıdan organik tarım diye ortaya çıkanların daha da vicdanlı olmalarını dilyebiliriz ancak bu sahipsiz ülkemizde.